Instagram
Tuğba Karademir (Mavi)

Biraz şiir, biraz kahve.






face: /KarademirTugba
twitter: @TugbaKarademir
İstiyorum ki gelsin ben seni gerçekten sevmişim seni çok özledim desin. Ama nerde kalbi odun ruhu öküz adam egosunu hiçe sayıp yapar mı böyle bir şey kaldı ki sevmiş midir bilinmez. Ama işte biliyorum bunları bilmesine de yine de bekliyorum
Anonymous

Biliyor musun, bir zamanlar senin şu yaptığın hatayı ben de yaptım. Bekleme annem. Gelirse daha beterini yaşatmadan gitmeyecektir. O yüzden yalnızlığın tadını çıkar. Evet şimdi “bu kadın ne saçmalıyor, acıyı sayfalarca anlatan o değil mi” diyeceksin ama düşün ki acıyı en dorukta yaşayan ben bile bunu diyorum. Her acının bi son kullanma tarihi var, hep derim. O yüzden bugün üzüldüğün ne varsa her şey, herkes ölecek. Sen de öleceksin. Ve sana bahşedilen zamanı böyle harcayarak zayi etme. Seni mutlu edecek sebepler bul. İnsan ancak ve ancak kendisi isterse mutlu olur.

ağzının uçurumu içimde dolu dizgin bi uktedir.ve bunu aşmaya yokluğun bile değil muktedir.gel, diz çök dizlerime.gel, iz dök üzerime.gel, öp örselenmişliğindenboynumun.ve sana hatalı kalacak kadar yorgunum.doğruldun,doğruydun,sancılarım annenin rahminde yoğrulmuş.sen manzarasın, pencereme en uygun.ben, en güzel cennetten oldukça mahrum.ruhun bile merhum.çoksunve çok az.ve hiçsin aynı zamanda.ben her koşulda yalnızım biraz.kalk ve bıraktığın hayale bi bak!hangi hayatı tercih ettin;dudaklarımın ıslaklığına?izmaritler kadar kenara atılmışlığı var dünümün.ama sen de beniceplerinden düşürmüşsünbir izmarit kadar olamamış,dudaklarına dokunamamışım.en fazla dokusu zedelenmiş yalnızlığımın.arafın seti ellerin,bayram arefesi neşesi ses tellerin.sağlam bi teçhizatla geldin.şairin de dediği gibi"parçalanmışlığımı bile parçaladın benim"alın teri paçalarından akan bi işçi gibitüm hücrelerimle ağlıyorum seni.şimdi işin aslı; gitmek için henüz çok gençsin sevgilim.-Mavi Tuğba Karademir

ağzının uçurumu içimde dolu dizgin bi uktedir.
ve bunu aşmaya yokluğun bile değil muktedir.
gel, diz çök dizlerime.
gel, iz dök üzerime.
gel, öp örselenmişliğinden
boynumun.
ve sana hatalı kalacak kadar yorgunum.
doğruldun,
doğruydun,
sancılarım annenin rahminde yoğrulmuş.
sen manzarasın, pencereme en uygun.
ben, en güzel cennetten oldukça mahrum.
ruhun bile merhum.

çoksun
ve çok az.
ve hiçsin aynı zamanda.
ben her koşulda yalnızım biraz.
kalk ve bıraktığın hayale bi bak!
hangi hayatı tercih ettin;
dudaklarımın ıslaklığına?

izmaritler kadar kenara atılmışlığı var dünümün.
ama sen de beni
ceplerinden düşürmüşsün
bir izmarit kadar olamamış,
dudaklarına dokunamamışım.
en fazla dokusu zedelenmiş yalnızlığımın.

arafın seti ellerin,
bayram arefesi neşesi ses tellerin.
sağlam bi teçhizatla geldin.
şairin de dediği gibi
"parçalanmışlığımı bile parçaladın benim"
alın teri paçalarından akan bi işçi gibi
tüm hücrelerimle ağlıyorum seni.
şimdi işin aslı; 
gitmek için henüz çok gençsin sevgilim.

-Mavi Tuğba Karademir

Ayrılalı tamı tamına 2 gün oldu gerçi ayrıldık mı zaman mı istedi benden bilemedim.İlk sabahında rüya sandım taa ki mesajlarını yeniden okuyana dek. Yahu koca adama mesajla ayrılık yakışır mı anlamadım ki. Görsen ondan ince ruhlusu yok buralarda ama ruhu tam öküz olmuş bir adamı sevdim kendimi esirgemeyecek kadar çok hem de. Yazılarını okurken düşündüm de şu 2 gün 2 yıl gibi geçmiş ömrümden ne çok ağladım ne çok küfrettim. Ah keşke diyorum keşke sevmeseydim. Çünkü kimi sevdimse hep gitti benden.
Anonymous

Seni öyle iyi anlıyor ve öyle iyi eşlik ediyorum ki gönül yarana, o kadar olur! 

Öyleyse…

"Yaralar derin, seneler kadar!"

böyle uzun sustuğun içindudaklarından kusacağım içimi.seni beklemek, ne zahmetli iş.an geçtikçe eksilipbir sonraki ana farklı adımlar atmakve ağlar gibi yapmak aynalara.anlar gibi yapmak,seni,sana!dağlar kadar yük kaburgamda,koşmaya çalışmak;incecik bir denge çubuğunda.bunu es geç.rüzgar bile imrensin.nereye gideceğiniyine sen seç.beni bilirsinya da bilmezsinkim bilir!hem hiç mühim değil.zaten ben kimim ki.kimiz biz, ikimiz.ve birçoklarıkimlerin çocukları?ben!elleri yamalı,saçları yazmalı,sancılı bir alınyazısıyım.en fazla bir doktor kadar anlaşılıryazarımın el yazısı.bak göğsümdeki koca bi yuva sızısı.hiçbir baba evladında böyle derin bi yara açmamalı.bana sarıl!gözlerinde akşamüstü kızıllığı.göğe bile kızgınım.bana sarıl!yoksa bir delilik yapacağım.seni unutacağım, anlamıyor musun bi kaza çıkacak gönlümden!hastalıklar dolusu kıskancım.bana sarıl,yoksa bu morgu cehenneme atacak ve bir sigara yakacağım.bana sar parmaklarını.buna ihtiyacım…buna…banasarıl! -Mavi Tuğba Karademir

böyle uzun sustuğun için
dudaklarından kusacağım içimi.
seni beklemek, ne zahmetli iş.
an geçtikçe eksilip
bir sonraki ana farklı adımlar atmak
ve ağlar gibi yapmak aynalara.
anlar gibi yapmak,
seni,
sana!
dağlar kadar yük kaburgamda,
koşmaya çalışmak;
incecik bir denge çubuğunda.


bunu es geç.
rüzgar bile imrensin.
nereye gideceğini
yine sen seç.
beni bilirsin
ya da bilmezsin
kim bilir!
hem hiç mühim değil.
zaten ben kimim ki.
kimiz biz, 
ikimiz.
ve birçokları
kimlerin çocukları?

ben!
elleri yamalı,
saçları yazmalı,
sancılı bir alınyazısıyım.
en fazla bir doktor kadar anlaşılır
yazarımın el yazısı.
bak göğsümdeki koca bi yuva sızısı.
hiçbir baba 
evladında böyle derin bi yara açmamalı.

bana sarıl!
gözlerinde akşamüstü kızıllığı.
göğe bile kızgınım.
bana sarıl!
yoksa bir delilik yapacağım.
seni unutacağım, anlamıyor musun bi kaza çıkacak gönlümden!
hastalıklar dolusu kıskancım.
bana sarıl,
yoksa bu morgu cehenneme atacak ve bir sigara yakacağım.
bana sar parmaklarını.
buna ihtiyacım…
buna…
bana
sarıl! 

-Mavi Tuğba Karademir

yanlış adamı sevdiğinizi fark ettiğinizde yaşadığınız hayal kırıklığı, kırılan cam çerçeve sesinden ziyade patlayan bi bina gibi parçalanmışlık gürültüsüne maruz bırakır insanı. 
yanlış yolda olduğunuzu hissedip doğru yolu aramaya koyulamazsınız da. seviyorsanız, artık çok geçtir. ondan başka yolunuz yoktur. bunu geç ya da erken fark etmek bi şeyi değiştirmez. bi hastalık değildir çünkü bu. kaldı ki olsa olsa tedavisi olmayan ölümcül bi hastalık olabilir bu.
sırat sandığınız köprünün ortasında onun aslında sırat olmadığını, sizi bekleyenin cennetin tam aksi olduğunu fark ettiğinizi düşünün. öylece kalakalıyorsunuz. ne ileri adım atacak kadar aptalsınız, ne geri gidecek kadar cesur. aşağıya düşseniz dipsiz bi uçurum. elleriniz, yüreğiniz titriyor. cehennemin harlı ateşi ta oralardan içinizi yakmaya yetiyor. yolun başında içinizin ısındığını hissedip o sıcaklığa kapılarak ilerleyen siz, şimdi o sıcaklığın sizi yaktığından yakınıyorsunuz. ne büyük çaresizlik! saç telleriniz bile titriyor. ses telleriniz aşağı kalmıyor, konuşurken onlar da titriyor. konuşuyorsunuz, cehenneme bakarak. “seviyorum işte seni, yakmasan olmaz mı?” diyorsunuz. cehennem ukala bi tebessüm atıyor size. “yanmayı göze almadan sevebilecek kadar ahmak mıydın? bu kadar mı acemisin aşkta?” diyor. aslında o hiçbir şey demiyor. siz o tebessümden bunu çıkarıyorsunuz. “buraya kadar geldim, cayır cayır yanayım da bu hikaye bitsin” diyorsunuz. ama adım atamıyorsunuz işte. kahrolasıca ayaklarınız gitmiyor. bacaklarınız da titriyor çünkü. baştan aşağı titreyen, terleyen, pes etmeye dahi gücü olmayan bi kadın oluyorsunuz. acınası bi kadın.
durup geçmişinize bi göz gezdiriyorsunuz. “bi önceki de yanlış adamdı, karşıma çıkıp hayatıma girmeye çalışan diğerleri de… o halde doğru adam diye bir şey yok. doğru tebessüm var, insanı aşka maruz bırakan.” diye iç geçiriyorsunuz. onun tebessümü aklınıza düştüğü an, cehenneme koşar adım ilerlemeye başlıyorsunuz. her adımda hayal kırıklığının o bina patlatan sesi, koca bi şehrin yıkılış sahnesine dönüyor, kaotik bi gürültüyle ilerliyorsunuz. bilmiyorsunuz ki yolun sonunda “içindeki sesi dinle” diyen ahmak bilgenin gırtlağına bi usturayla şiir yazmak isteyecek kadar nefret edeceksiniz ondan. “iç sesimin de canı cehenneme!” diyerek daha hızlı ilerliyorsunuz. müthiş bi iç karışıklık!
her neyse.
az önce yanlış ateşte yanmaya körü körüne razı olan bi kadının hikayesini okudunuz. yanacak mı, henüz ben de bilmiyorum. bilmek de istemiyorum. benim merak ettiğim, cehennemin kadın için ne düşündüğü. kadını yakmak için mi harlıyor, yoksa o kadın için mi yanıyor. bunu cehennem dile gelmeden bilemeyeceğiz.
bu arada, 
tüm cennetlerin canı cehenneme!

-Mavi Tuğba Karademir 

yanlış adamı sevdiğinizi fark ettiğinizde yaşadığınız hayal kırıklığı, kırılan cam çerçeve sesinden ziyade patlayan bi bina gibi parçalanmışlık gürültüsüne maruz bırakır insanı. 

yanlış yolda olduğunuzu hissedip doğru yolu aramaya koyulamazsınız da. seviyorsanız, artık çok geçtir. ondan başka yolunuz yoktur. bunu geç ya da erken fark etmek bi şeyi değiştirmez. bi hastalık değildir çünkü bu. kaldı ki olsa olsa tedavisi olmayan ölümcül bi hastalık olabilir bu.

sırat sandığınız köprünün ortasında onun aslında sırat olmadığını, sizi bekleyenin cennetin tam aksi olduğunu fark ettiğinizi düşünün. öylece kalakalıyorsunuz. ne ileri adım atacak kadar aptalsınız, ne geri gidecek kadar cesur. aşağıya düşseniz dipsiz bi uçurum. elleriniz, yüreğiniz titriyor. cehennemin harlı ateşi ta oralardan içinizi yakmaya yetiyor. yolun başında içinizin ısındığını hissedip o sıcaklığa kapılarak ilerleyen siz, şimdi o sıcaklığın sizi yaktığından yakınıyorsunuz. ne büyük çaresizlik! saç telleriniz bile titriyor. ses telleriniz aşağı kalmıyor, konuşurken onlar da titriyor. konuşuyorsunuz, cehenneme bakarak. “seviyorum işte seni, yakmasan olmaz mı?” diyorsunuz. cehennem ukala bi tebessüm atıyor size. “yanmayı göze almadan sevebilecek kadar ahmak mıydın? bu kadar mı acemisin aşkta?” diyor. aslında o hiçbir şey demiyor. siz o tebessümden bunu çıkarıyorsunuz. “buraya kadar geldim, cayır cayır yanayım da bu hikaye bitsin” diyorsunuz. ama adım atamıyorsunuz işte. kahrolasıca ayaklarınız gitmiyor. bacaklarınız da titriyor çünkü. baştan aşağı titreyen, terleyen, pes etmeye dahi gücü olmayan bi kadın oluyorsunuz. acınası bi kadın.

durup geçmişinize bi göz gezdiriyorsunuz. “bi önceki de yanlış adamdı, karşıma çıkıp hayatıma girmeye çalışan diğerleri de… o halde doğru adam diye bir şey yok. doğru tebessüm var, insanı aşka maruz bırakan.” diye iç geçiriyorsunuz. onun tebessümü aklınıza düştüğü an, cehenneme koşar adım ilerlemeye başlıyorsunuz. her adımda hayal kırıklığının o bina patlatan sesi, koca bi şehrin yıkılış sahnesine dönüyor, kaotik bi gürültüyle ilerliyorsunuz. bilmiyorsunuz ki yolun sonunda “içindeki sesi dinle” diyen ahmak bilgenin gırtlağına bi usturayla şiir yazmak isteyecek kadar nefret edeceksiniz ondan. “iç sesimin de canı cehenneme!” diyerek daha hızlı ilerliyorsunuz. müthiş bi iç karışıklık!

her neyse.

az önce yanlış ateşte yanmaya körü körüne razı olan bi kadının hikayesini okudunuz. yanacak mı, henüz ben de bilmiyorum. bilmek de istemiyorum. benim merak ettiğim, cehennemin kadın için ne düşündüğü. kadını yakmak için mi harlıyor, yoksa o kadın için mi yanıyor. bunu cehennem dile gelmeden bilemeyeceğiz.

bu arada, 

tüm cennetlerin canı cehenneme!

-Mavi Tuğba Karademir 

Bu gece nefessiz kaldığım anlar bile oldu. Sağol yaaa, gerçekten. Elimde kalan azıcık şeyden biri olucak sanırım bu blog. Tekrar tekrar okuyorum, iyi ki varsın! İyi ki cevap verdin! Ben bu gece ölüyorum sandım, iyi geldi, hemde çook.

Çok sevindim o halde, ne mutlu bana. Yaralarına selam olsun!

Bitmiş, kaybolmuş hissedersin hani, fiziksel olarak bişey yoktur, ama çok acıyodur işte. Yazdıkların böyle bir geceme denk geldi, beterin beteri varmış be. Yorgun, hiç bişey hissedemezde olsam, yanında olmak isterdim. Yak bir sigara! Gel boşverelim.

Sigara kullanmıyorum ama sen benim yerime de yak bi gün. :)
Yanımda olmuş kadar oldun şu mesajınla, sahiden. Teşekkür ederim. Acıyan ruhundan öperim!

Şiirle kal.

gülüşünü keşfettiğim ilk gündü. gitmen gerekiyordu. zaten hep gitmesi gerekir birinin. tokalaştık. o an hiçbir paleografın çözemeyeceği bir şiir yazdı ellerin ellerime. ben de çözemedim. öyle güzel düğümlemişsin ki saniyeler içinde gönlünü göğsüme. tüm illüzyonistleri hayran bırakabilirsin kendine. gittin. gülmeyi bıraktım, sigaraya başladım. mutluluğu adını henüz o gün öğrendiğim bi sokağın duvarına bağışladım. sen giderken “ben de geleyim mi” demediğim için hala pişmanım. belki “yorulan gövdeni sırtlanmaya geldim” derdin ve an itibariyle sırt çantan olabilirdim. çok ağır da değilimdir. ne bileyim. sonuçta gittin. sonuçta hep gidilir. hep bi iç harple geride kalır birisi. o birisi bendim. gittin, gün oldu. sonra bir gün daha. yarın bir gün daha olacak ve gelmiş olmayacaksın. mitolojik bi varlık gibi gelişiyle baharı getiren, gülüşüyle güneşi doğuran ve gidişiyle zelzeleler meydana getiren sen, yarın sabah gözlerimi açtığımda yine yanımda olmayacak olansın. bunun bilinci karşılaştığım en yakıcı madde. üstelik kimyasal bile değil. ne ilginç. insan nelere kadir! nelere keder şu kader. yarın belki sigaran bittiği için sabahtan dışarı atacaksın kendini. yolda tanıdık birine rastlayıp tebessüm eşliğinde günaydın diyeceksin ve benim günüm geceye soyunacak birden. tebessümün bana şifa olabilecekken başka gözlerde zayi olacak. saat sabahın dördü, tanrım! gözlerim uykusuzluktan alev aldı. hala yazıyorum. bu şair adamlar sahiden tehlikeli. ya da asıl tehlike şiirin ta kendisi. ama doğuştan gözü kara bir kadın olmak tehlikeye koşmayı mı gerektirir? bilmiyorum. düşüne-bildiğim tek şey sesindeki su şefkati. içimdeki tüm kirleri yıkayabilişi. ve yanımda olmayışı. hala. saat sabahın dördü ve uzandığım yatakta belimi kavraması gereken elleri oldukça uzakta. çakmağım da öyle. sırf bu yüzden sigarayı bile bırakabilirim ama onunla uyuma arzusunu bırakamıyorum. sanırım bünyeme etki edebilen tek bağımlılıkla karşı karşıyayım. bundan memnunum. tüm bağımlılıklardan farklı olarak bunun hiçbir tedavisi yok, ne güzel. normal şartlar altında göz kapaklarımın vücudumdan ağır bastığı dakikalara da ayak bastığıma göre yarı ölüme göz yumabilirim. aslında hayat boyu her şeye göz yumabilirim. ama onu tanıdığımdan bu yana onsuz uyuma fikrine göz yumamıyorum. kim karar veriyor bunlara! kim kiminle uyumalı’ya mesela? o kararı vereni bi getirin karşıma, ona bi çift sözüm var; bak! kalp bu kalp. görevi kan pompalamak olan bi organ, sayende gözyaşı pompalıyor damarlarıma.-Mavi Tuğba Karademir

gülüşünü keşfettiğim ilk gündü. gitmen gerekiyordu. zaten hep gitmesi gerekir birinin. tokalaştık. o an hiçbir paleografın çözemeyeceği bir şiir yazdı ellerin ellerime. ben de çözemedim. öyle güzel düğümlemişsin ki saniyeler içinde gönlünü göğsüme. tüm illüzyonistleri hayran bırakabilirsin kendine. 
gittin. gülmeyi bıraktım, sigaraya başladım. mutluluğu adını henüz o gün öğrendiğim bi sokağın duvarına bağışladım. sen giderken “ben de geleyim mi” demediğim için hala pişmanım. belki “yorulan gövdeni sırtlanmaya geldim” derdin ve an itibariyle sırt çantan olabilirdim. çok ağır da değilimdir. ne bileyim. 
sonuçta gittin. sonuçta hep gidilir. hep bi iç harple geride kalır birisi. o birisi bendim. gittin, gün oldu. sonra bir gün daha. yarın bir gün daha olacak ve gelmiş olmayacaksın. mitolojik bi varlık gibi gelişiyle baharı getiren, gülüşüyle güneşi doğuran ve gidişiyle zelzeleler meydana getiren sen, yarın sabah gözlerimi açtığımda yine yanımda olmayacak olansın. bunun bilinci karşılaştığım en yakıcı madde. üstelik kimyasal bile değil. ne ilginç. insan nelere kadir! nelere keder şu kader. 
yarın belki sigaran bittiği için sabahtan dışarı atacaksın kendini. yolda tanıdık birine rastlayıp tebessüm eşliğinde günaydın diyeceksin ve benim günüm geceye soyunacak birden. tebessümün bana şifa olabilecekken başka gözlerde zayi olacak. 
saat sabahın dördü, tanrım! gözlerim uykusuzluktan alev aldı. hala yazıyorum. bu şair adamlar sahiden tehlikeli. ya da asıl tehlike şiirin ta kendisi. ama doğuştan gözü kara bir kadın olmak tehlikeye koşmayı mı gerektirir? bilmiyorum. düşüne-bildiğim tek şey sesindeki su şefkati. içimdeki tüm kirleri yıkayabilişi. ve yanımda olmayışı. hala. saat sabahın dördü ve uzandığım yatakta belimi kavraması gereken elleri oldukça uzakta. çakmağım da öyle. sırf bu yüzden sigarayı bile bırakabilirim ama onunla uyuma arzusunu bırakamıyorum. sanırım bünyeme etki edebilen tek bağımlılıkla karşı karşıyayım. bundan memnunum. tüm bağımlılıklardan farklı olarak bunun hiçbir tedavisi yok, ne güzel. 
normal şartlar altında göz kapaklarımın vücudumdan ağır bastığı dakikalara da ayak bastığıma göre yarı ölüme göz yumabilirim. aslında hayat boyu her şeye göz yumabilirim. ama onu tanıdığımdan bu yana onsuz uyuma fikrine göz yumamıyorum. kim karar veriyor bunlara! kim kiminle uyumalı’ya mesela? o kararı vereni bi getirin karşıma, ona bi çift sözüm var; 
bak! kalp bu kalp. görevi kan pompalamak olan bi organ, sayende gözyaşı pompalıyor damarlarıma.

-Mavi Tuğba Karademir

Balıkesir Etkinliği

Arkadaşlar, merhabalar!
Geçen gün Kaybedenler Kulübü adı altında gerçekleştirdiğimiz etkinliklerden bahsetmiştim. 
Bu cumartesi saat 14:00’da Balıkesir merkezde, Cafe Aspar’da etkinliğimiz var.

Adres: İzmir Yolu Üzeri, Cnr Dil Akademisi Yanı

Güzel bi etkinlik olacak, Balıkesir’deki arkadaşlara duyurulur! 
Gelecek olan arkadaşlar, yine mesaj yoluyla haber versinler iletişim numarası verelim.

-Mavi

www.facebook.com/sey.dergi 

Reblogged from tugbakarademir  30 notes
tugbakarademir:

biz kaybeden insanlarız.kaybetmek başlı başına bi aforizmadır aslında. kaybetmek… bunun üzerine ne çok şey yazılmıştır bu zamana kadar. ben neler yazabilirim daha, bilmiyorum. ama bu sözcüğün beni cezbeden yanları var. sadece kelime üzerine bile saatlerce yazasım… aynı zamanda okurken insanları sıkmayasım… çünkü zaten canı sıkkın insanlarız. zaten yarım, eksik, belki hiç olduğunu düşünen, kaybetmekten ziyade artık kaybolan insanlarız. kimimizi babamız terk etmiş, kimimizi ailemiz, kimimiz onu tanrının terk ettiğine inanıyor, kimimizi en kötü gününde elinden tutup ayağa kaldıran aşkımız terk etmiş. bilmemişiz ki ayağa kaldırmasının sebebi yerde duran birini düşüremeyecek oluşuymuş. bizi daha yükseklerden düşürmek isteğiymiş. bilememişiz. güvenmişiz. mesela dost dediklerimiz sırt çevirmiş, ihanet etmiş, yalan söylemiş. insanoğlu yapar böyle şeyler, bilirsiniz. biz de yaptık. yapmadık değil. şimdi zeytinyağı gibi sıyrılmaya çalışan olursa kessin sesini. hepimiz insanız. biliyoruz. hata yapma lüksü insanadır. bunu da biliyoruz. mesele zaten hata yapmak değil ki. bi hatayı ısrarla tekrarlamak, bir insana zarar verirken zevk almak. bu biraz insanlık dışı zaten. kaldı ki bizim karşımıza böyleleri de çıktı elbet. ne zaman “yarın her şeye yeniden başlıyorum” desek o yarının akşamına pes etmişiz. ettirilmişiz. ağlamışız, herkes ağlar bazen. ama biz mütemadiyen ağlamışız. kimimiz ağlayamamış, eline geçen ilk kırılabilir nesneyi kırmış öfkesinden. kimimiz içmiş, çok içmiş. içki komasına girecek kadar çok. kimimiz dualar etmişiz, sığınmışız tanrıya. ibadetlere. kimimiz çok bağırmış, biz bile duymamışız. kimimiz kendine zarar vermiş, kimimiz bulunduğu şehri terk etmiş, kimimiz saçlarına kıymış canına kıyar gibi. biz genelde yaparız böyle şeyler. bir nesneyi kaybetmektense bir insanı kaybetmekten yorulmuşuz mesela. bir kere peşisıra kaybetmeler başlamışsa insanın hayatında, ardı arkası kesilmiyor çünkü. en kötüsü sahiden insanın kendini kaybetmesi. kendini bulamaması artık. kendisi olamaması. çok acınası.ben kelimelerin rengi olduğuna inanırım. sinestezik bi durum değil bu. çünkü sözcükleri renkli görmüyorum ama içten içe bi inanç, bi çağrışım diyelim. mesela kalem sözcüğü kahverengiyken ağlamak gri biraz, cinayet kırmızıyken ölüm lacivert benim için. kaybetmek sözcüğüne gelirsek, o simsiyah geliyor. kalın puntolu, siyah bi sözcük. siyah karanlıktır. ya da karanlık siyahtır. her ne haltsa. ve genelde bir şeyler karanlıkta kaybolur. karanlıktayken baktığın yere ışığı açıp bakınca kaybettiğin şeyin orada olduğunu görürsün. biz ışığı açamayan insanlarız. ampul patlamış, elektrik icat olmamış hatta dünyamızda. mum desen bitik. gaz lambası paramparça. kibritler sigara için tüketilmiş. sigaralar kül tablasında izmarit mezarlığında. fener falan yok zaten, kim kaybetmiş ki biz bulalım. biz daha kendi kaybettiklerini bulmaktan aciz insanlarız. zifiri karanlıkta ve boş bir odada insan bi süre sonra kendisini de kaybeder, bu cümle üzerinde çok düşünülür türden de değil üstelik. nerede olduğunuzu unutursunuz uzun zaman sonra. ve karanlıktaki insan için gündüz de gecedir. şimdi bizi hangi kuyuya itip, nerelere ötelemişse hayat, unuttuk nerede olduğumuzu. hem en başta, hem şimdi… çünkü insanlık zamanla unutmayı gerektirir. işin trajik kısmıysa unutmak istedikleriniz asla bu cümleye dahil değildir. unutmayı istemek hatırlamayı beraberinde getirir. bu yüzdendir ki yılları deviren acıların hala sapasağlam anıtlar gibi göğsümüzde duruşu. kaybetmek onurlu ya da onursuz bi davranış değil. kaybetmek davranış değil. davranılış, belki. ben aslında şuan ağlayabilirim. çünkü yazmak da kaybetmekte hüzünlü veletler. kaybetmeyi yazmaksa iki kere hüzün. bu arada kelimelerin duyguları olduğunu söylememiştim. her neyse. kaybedecek neyim kaldı ki, dediğiniz noktada aklınızı hesaba katın. bunu düşünebiliyorsanız o hala sizinledir. aslında biliyor musunuz, onu da kaybetsek, her şey yoluna girecek…iyi geceler sayın okurlar, tabii öyle bi şey mümkünse!-Mavi Tuğba Karademir

tugbakarademir:

biz kaybeden insanlarız.
kaybetmek başlı başına bi aforizmadır aslında. 
kaybetmek… bunun üzerine ne çok şey yazılmıştır bu zamana kadar. ben neler yazabilirim daha, bilmiyorum. ama bu sözcüğün beni cezbeden yanları var. sadece kelime üzerine bile saatlerce yazasım… aynı zamanda okurken insanları sıkmayasım… çünkü zaten canı sıkkın insanlarız. zaten yarım, eksik, belki hiç olduğunu düşünen, kaybetmekten ziyade artık kaybolan insanlarız. kimimizi babamız terk etmiş, kimimizi ailemiz, kimimiz onu tanrının terk ettiğine inanıyor, kimimizi en kötü gününde elinden tutup ayağa kaldıran aşkımız terk etmiş. bilmemişiz ki ayağa kaldırmasının sebebi yerde duran birini düşüremeyecek oluşuymuş. bizi daha yükseklerden düşürmek isteğiymiş. bilememişiz. güvenmişiz. mesela dost dediklerimiz sırt çevirmiş, ihanet etmiş, yalan söylemiş. insanoğlu yapar böyle şeyler, bilirsiniz. biz de yaptık. yapmadık değil. şimdi zeytinyağı gibi sıyrılmaya çalışan olursa kessin sesini. hepimiz insanız. biliyoruz. hata yapma lüksü insanadır. bunu da biliyoruz. mesele zaten hata yapmak değil ki. bi hatayı ısrarla tekrarlamak, bir insana zarar verirken zevk almak. bu biraz insanlık dışı zaten. kaldı ki bizim karşımıza böyleleri de çıktı elbet. ne zaman “yarın her şeye yeniden başlıyorum” desek o yarının akşamına pes etmişiz. ettirilmişiz. ağlamışız, herkes ağlar bazen. ama biz mütemadiyen ağlamışız. kimimiz ağlayamamış, eline geçen ilk kırılabilir nesneyi kırmış öfkesinden. kimimiz içmiş, çok içmiş. içki komasına girecek kadar çok. kimimiz dualar etmişiz, sığınmışız tanrıya. ibadetlere. kimimiz çok bağırmış, biz bile duymamışız. kimimiz kendine zarar vermiş, kimimiz bulunduğu şehri terk etmiş, kimimiz saçlarına kıymış canına kıyar gibi. biz genelde yaparız böyle şeyler. bir nesneyi kaybetmektense bir insanı kaybetmekten yorulmuşuz mesela. bir kere peşisıra kaybetmeler başlamışsa insanın hayatında, ardı arkası kesilmiyor çünkü. en kötüsü sahiden insanın kendini kaybetmesi. kendini bulamaması artık. kendisi olamaması. çok acınası.
ben kelimelerin rengi olduğuna inanırım. sinestezik bi durum değil bu. çünkü sözcükleri renkli görmüyorum ama içten içe bi inanç, bi çağrışım diyelim. mesela kalem sözcüğü kahverengiyken ağlamak gri biraz, cinayet kırmızıyken ölüm lacivert benim için. kaybetmek sözcüğüne gelirsek, o simsiyah geliyor. kalın puntolu, siyah bi sözcük. siyah karanlıktır. ya da karanlık siyahtır. her ne haltsa. ve genelde bir şeyler karanlıkta kaybolur. karanlıktayken baktığın yere ışığı açıp bakınca kaybettiğin şeyin orada olduğunu görürsün. biz ışığı açamayan insanlarız. ampul patlamış, elektrik icat olmamış hatta dünyamızda. mum desen bitik. gaz lambası paramparça. kibritler sigara için tüketilmiş. sigaralar kül tablasında izmarit mezarlığında. fener falan yok zaten, kim kaybetmiş ki biz bulalım. biz daha kendi kaybettiklerini bulmaktan aciz insanlarız. zifiri karanlıkta ve boş bir odada insan bi süre sonra kendisini de kaybeder, bu cümle üzerinde çok düşünülür türden de değil üstelik. nerede olduğunuzu unutursunuz uzun zaman sonra. ve karanlıktaki insan için gündüz de gecedir. şimdi bizi hangi kuyuya itip, nerelere ötelemişse hayat, unuttuk nerede olduğumuzu. hem en başta, hem şimdi… çünkü insanlık zamanla unutmayı gerektirir. işin trajik kısmıysa unutmak istedikleriniz asla bu cümleye dahil değildir. unutmayı istemek hatırlamayı beraberinde getirir. bu yüzdendir ki yılları deviren acıların hala sapasağlam anıtlar gibi göğsümüzde duruşu. 
kaybetmek onurlu ya da onursuz bi davranış değil. kaybetmek davranış değil. davranılış, belki. 
ben aslında şuan ağlayabilirim. çünkü yazmak da kaybetmekte hüzünlü veletler. kaybetmeyi yazmaksa iki kere hüzün. bu arada kelimelerin duyguları olduğunu söylememiştim. her neyse. 
kaybedecek neyim kaldı ki, dediğiniz noktada aklınızı hesaba katın. bunu düşünebiliyorsanız o hala sizinledir. aslında biliyor musunuz, onu da kaybetsek, her şey yoluna girecek…
iyi geceler sayın okurlar, tabii öyle bi şey mümkünse!

-Mavi Tuğba Karademir