Instagram
Mavi Tuğba Karademir   "Şiir bi akıl hastalığıdır."  face: /KarademirTugba
twitter: @TugbaKarademir
ben kendi tükürüğünde boğulan bi kadınım, birkaç kulaç sarılmazsan öleceğim. güçsüzüm, acizim, küçücüğüm, sürüklenmişliğim var bilmem kaç ömre değip, hatta, sütürlenmişliği var ruhumun. kırığım, döküğüm. esemeyen bi fırtınayım. çok rüzgar tarafından aşağılandım. ağlıyorum, ahmağım. ben en önce kendim tarafından ihanete uğradım. önce kendimi aldattım. önce kendimle kendimken insandım. aşıktım biraz. sana. sen hangi kadınla yatarsan yat hep ben uykusuz kaldım. hangi kadınla yatarsan yat ben hep uykusuz kaldım. duymayacağını bile bile bağırdım. ağzım istifa edene dek bağırdım. ses tellerim parçalanana dek bağırdım. gırtlağım acıyana dek bağırdım. dişlerim dökülene dek bağırdım. sen bir kadına daha sarıldın. bir kadına daha… bir kadına ve bir kadına daha… sen sarıldıkça ben yoruldum ama sen asla. durmadın. içtin, sarhoş oldun, öptün, seviştin, şiir yazdın, okudun, çalıştı, ekseriyetle hiçbir şeyi umursamadın; umursandın, bunu da umursamadın. sevildin ama sevmedin. duymadın. ben sana çok yazdım, seni çok yazdım ama bir nehri tükürerek taşırmayı beklemek kadar saçmaydı.
sevilip sevmemek konusundaki yeteneğin devam etti sürekli. bir çığlığı satın almak, bir çığlık koparmaktan kolay mıydı sahi? sen her şeyi ustaca umursamazken benim umursamadığım tek şey buydu aslında. beni sevmeni ummadan çıktım bu yola. bağırdım, duy diye ama dinlemeni ummadım. bi intihara sebep olmaktansa intihar etmekti benimki de. yine hangisi kolaydı diye düşünmedim bu kez. beni dinlemeni ummadım evet. hatta dinlenmeni beni dinlemene yeğledim daima. çok ses vardi zaten kulağında. oturup birkaç yüz bin soluk toplamalıydın, biriktirmeliydin hatta. zor zamanlar için. malum. insan ömür boyunca çok kez soluksuz kalıp öleceğini sanabiliyor.
yorgun bi adamdın. önceliğimdin, umurumdaydın. 
sana bazen “beyaz pantolonuna çamur sıçrayan bi kadın çamurdan iğrenirken, o çamurun da kadından iğrenmediğini kim bilebilir” gibi yersiz sorular sorardım. düşünmeye tenezzül etmeden çenemden öpmeye yeltenirdin. duraksardım. sorduğum her soruyu bi cevap umarak sormadığımın nasıl da farkındaydın. güzeldin. ve yanlış. hatta çokça yanlıştın. gözlerin küçülürdü gülerken, bu da yanlış. ya da eksik. kaybolurdu demek daha doğru. ya da tam. sana hala bağırıyorum. seni hala yazıyor, hala okuduğunda kendini göremeyecek kadar küçülsün diye gözlerin, güldürüyorum seni. gülerken de güzelsin. ve yine yanlış. çokça, çokça yanlış. her neyse. çok sıkıldım. gök vuralım mı?*
-Mavi Tuğba Karademir

ben kendi tükürüğünde boğulan bi kadınım, birkaç kulaç sarılmazsan öleceğim. güçsüzüm, acizim, küçücüğüm, sürüklenmişliğim var bilmem kaç ömre değip, hatta, sütürlenmişliği var ruhumun. kırığım, döküğüm. esemeyen bi fırtınayım. çok rüzgar tarafından aşağılandım. ağlıyorum, ahmağım. ben en önce kendim tarafından ihanete uğradım. önce kendimi aldattım. önce kendimle kendimken insandım. aşıktım biraz. sana. sen hangi kadınla yatarsan yat hep ben uykusuz kaldım. hangi kadınla yatarsan yat ben hep uykusuz kaldım. duymayacağını bile bile bağırdım. ağzım istifa edene dek bağırdım. ses tellerim parçalanana dek bağırdım. gırtlağım acıyana dek bağırdım. dişlerim dökülene dek bağırdım. sen bir kadına daha sarıldın. bir kadına daha… bir kadına ve bir kadına daha… sen sarıldıkça ben yoruldum ama sen asla. durmadın. içtin, sarhoş oldun, öptün, seviştin, şiir yazdın, okudun, çalıştı, ekseriyetle hiçbir şeyi umursamadın; umursandın, bunu da umursamadın. sevildin ama sevmedin. duymadın. ben sana çok yazdım, seni çok yazdım ama bir nehri tükürerek taşırmayı beklemek kadar saçmaydı.

sevilip sevmemek konusundaki yeteneğin devam etti sürekli. bir çığlığı satın almak, bir çığlık koparmaktan kolay mıydı sahi? sen her şeyi ustaca umursamazken benim umursamadığım tek şey buydu aslında. beni sevmeni ummadan çıktım bu yola. bağırdım, duy diye ama dinlemeni ummadım. bi intihara sebep olmaktansa intihar etmekti benimki de. yine hangisi kolaydı diye düşünmedim bu kez. 
beni dinlemeni ummadım evet. hatta dinlenmeni beni dinlemene yeğledim daima. çok ses vardi zaten kulağında. oturup birkaç yüz bin soluk toplamalıydın, biriktirmeliydin hatta. zor zamanlar için. malum. insan ömür boyunca çok kez soluksuz kalıp öleceğini sanabiliyor.

yorgun bi adamdın. önceliğimdin, umurumdaydın. 

sana bazen “beyaz pantolonuna çamur sıçrayan bi kadın çamurdan iğrenirken, o çamurun da kadından iğrenmediğini kim bilebilir” gibi yersiz sorular sorardım. düşünmeye tenezzül etmeden çenemden öpmeye yeltenirdin. duraksardım. sorduğum her soruyu bi cevap umarak sormadığımın nasıl da farkındaydın. güzeldin. ve yanlış. hatta çokça yanlıştın. gözlerin küçülürdü gülerken, bu da yanlış. ya da eksik. kaybolurdu demek daha doğru. ya da tam. 
sana hala bağırıyorum. seni hala yazıyor, hala okuduğunda kendini göremeyecek kadar küçülsün diye gözlerin, güldürüyorum seni. gülerken de güzelsin. ve yine yanlış. çokça, çokça yanlış. her neyse. çok sıkıldım. gök vuralım mı?*

-Mavi Tuğba Karademir

Ben bir sey sormak istiyorum. Kitaplarda sevdigim cumlelerin altimi cizmeli miyim? Yazir eder miyim acaba kitaba? Degersizlestirir miyim kitabi?
Anonymous

Kitapları okuduktan sonra satmak gibi bi düşüncen yoksa sorun olmaz yani kime ne ki. O kitabın değerini içindeki sözcükler belirler zaten. Senin altını çizmen neyi değiştirir? Dediğim gibi kitap sende kalacaksa zaten altını çizmen çok daha iyi. Seni etkileyen bi cümleyi bi zaman sonra bi yerde alıntılamak istesen baktığında kolaylık olur.

Ben kitaplarımı satmam, kimseye ödünç de vermem ve yüzlerce kitabıma yüzlercesini daha ekleyip ileride kızıma miras bırakmayı düşünüyorum. Beni etkileyen yerleri de çiziyorum. İleride kızım okurken “Annemin ruhuna değmiş bu cümleler” diye düşünecek, biliyorum.

Sana şiirler yazan adam Bağlanmaktan korkup kaçar mı ki ? Korktum der sonra yine gider mi hiçbir şey söylenmeden. Sevmiyor mu bu adam yoksa cidden korkuyor mu ? Ama neden susuyor neden gidiyor her seferinde neden parçalamaya devam ediyor beni
Anonymous

Kafası karışık adamlardan uzak durmak gerektiğini söylerim hep. Bilemiyorum canısı. Karşındaki adamı sen tanıyorsun, senin hayatına değip kayboluyor, kimdir, nedir, nasıldır durum, tam anlamıyla hakim olmadan bilemem bir şeyi. Kaldı ki senken sen bilemeyip bana danışıyorsun, ah çiçeğim ben nereden bileyim yahu…

Reblogged from tugbakarademir  57 notes
tugbakarademir:

bir filozof mıntıkası gibi saçlarıkadının.bir alın nasırı ihanet;yine kadın için yaratılmış.rahim kesiği acısıağız dolusu ölü cenin hüznü ve turuncu bi pişmanlık.geceyi yırtıyoryırtıp atıyor bir çığlık.çığlıktan düşen üç adamüç ayrı ayıp.aynaya bakabilir elbette aldatabilenarkası dönükken bilekimse bunu bilmez.Rina hariç değil elbet.aynaların zaten dilsiz olduğu mutlak gerçek.gel, çek kirpiklerimdeki fotoğrafınıkavimler dolusu yaştan süzerek.bir mide bulantısı çiviledim göğsümeaynı köprüyü geçerken iki kezüst üste.bir kadınterk edilmişse en çok, bir kadındırdiyerekyırtıyorum ellerimisırf parmak izlerin var diye.gözlerine perde inen bi pedersana; “ihanet çıkaramadığımız tek günah” diyecek.sen hiçbir dinde istenmeyecekve yine hiçbir dini istemeyeceksin.çünkü hepsinde bir cehennemin olacak.içindeki sahtekar bunu yadsıyacak, bu çok normal.beni alıp sana denk getirmeye çalışan şarkılar var.bir desırtını dönse dahi arkasından sarılacağım bir kadın.adı bu şiire konukgönlü cennete müsaitelleri ellerime müstakil.sen şimdi hiç çekinme git tabiiben gözlerimi de sökerim yerindengözkapaklarım yok diye.git evethatta birkaç defa bunu tekerrür etveda et, ihanet et, göğe selam etistersen intihara teşebbüs etne bileyim, inanmayı seç tevekkül etbana yine tahakküm et,kendine yine tahammülgit ve yalnızlığı tasvip etazraille bir ol, infazımı tasdik etutanma, hakaret etzil zurna iç, istifra etbir daha sevdiğini söyle ve iyi niyetimi suistimal etkalk gel geceyi fırsat bil, fırsattan istifade et…ne yaparsan yap şimdiben seni özlemekten istifa etmeyeceğim.bensendeğilim.-Mavi Tuğba Karademir

siir

tugbakarademir:

bir filozof mıntıkası gibi saçları
kadının.
bir alın nasırı ihanet;
yine kadın için yaratılmış.

rahim kesiği acısı
ağız dolusu ölü cenin hüznü ve turuncu bi pişmanlık.
geceyi yırtıyor
yırtıp atıyor bir çığlık.
çığlıktan düşen üç adam
üç ayrı ayıp.

aynaya bakabilir elbette aldatabilen
arkası dönükken bile
kimse bunu bilmez.
Rina hariç değil elbet.
aynaların zaten dilsiz olduğu mutlak gerçek.
gel, çek kirpiklerimdeki fotoğrafını
kavimler dolusu yaştan süzerek.

bir mide bulantısı çiviledim göğsüme
aynı köprüyü geçerken iki kez
üst üste.
bir kadın
terk edilmişse en çok, bir kadındır
diyerek
yırtıyorum ellerimi
sırf parmak izlerin var diye.

gözlerine perde inen bi peder
sana; “ihanet çıkaramadığımız tek günah” diyecek.
sen hiçbir dinde istenmeyecek
ve yine hiçbir dini istemeyeceksin.
çünkü hepsinde bir cehennemin olacak.
içindeki sahtekar bunu yadsıyacak, bu çok normal.

beni alıp sana denk getirmeye çalışan şarkılar var.
bir de
sırtını dönse dahi arkasından sarılacağım bir kadın.
adı bu şiire konuk
gönlü cennete müsait
elleri ellerime müstakil.
sen şimdi hiç çekinme git tabii
ben gözlerimi de sökerim yerinden
gözkapaklarım yok diye.

git evet
hatta birkaç defa bunu tekerrür et
veda et, ihanet et, göğe selam et
istersen intihara teşebbüs et
ne bileyim, inanmayı seç tevekkül et
bana yine tahakküm et,
kendine yine tahammül
git ve yalnızlığı tasvip et
azraille bir ol, infazımı tasdik et
utanma, hakaret et
zil zurna iç, istifra et
bir daha sevdiğini söyle ve iyi niyetimi suistimal et
kalk gel geceyi fırsat bil, fırsattan istifade et…
ne yaparsan yap şimdi
ben seni özlemekten istifa etmeyeceğim.
ben
sen
değilim.

-Mavi Tuğba Karademir

siir

Reblogged from tugbakarademir  5,406 notes
tugbakarademir:

- çocukluk ediyorsun! o kızla birlikte büyüdük biz, beraber cafeye gitmemizde ne var yani? bana güvenmiyor musun sen?+ güvenmekle zerre ilgisi yok bunun. sana kendimden bile çok güveniyorum. ama etrafında kadın ya da erkek, kimsenin olmasına dayanamıyorum ben. adın başka dudağa değince bile aklım gidiyor. bunun adına ister kıskançlık de, ister takıntı, ister çocukluk, ister hastalık… ben çok sevmek diyorum. kaldı ki asla sana karşı olgun bi kadın profili çizmeye kalkışmadım. hep çocuksu bi yanım vardı. ben hep buydum. beni tanıdığında ve sevdiğini söylediğinde de farksızdım. olmadığım biri gibi davranmadım. seni sevdim, benim ol istemedim; sadece benim ol istedim. bana ait. tek benim. bu belki boğmak seni, belki hata, umurumda değil. ama ben sadece seninsem ve senin için var olan her şeyden vazgeçip sana “her şeyimsin” diyebiliyorsam, bundan gocunmuyorsam, bana yetiyorsan, sana yetebilmeliyim. en yakın dostun, sevgilin, eşin, annen, ablan, kardeşin ve hatta kızın olabilmeliyim. çocukluk ettiğimde başımı şefkatle okşayıp alnımdan öpebilmelisin. çünkü çok sevmek bazen bunu gerektirir. senin karnın açken tek lokma yiyemeyen, sen üşürken titreyen, hastayken başında asırlarca sabahlayabilecek bi kadınım. bir şeye üzüldüğünde hele seni ben üzmüşsem kerpetenle sökülüyor kaburgalarım. sana kolum, kanadım, sana solum, sana kadınım, sana aşığım. ama ben asla güçlü bi kadın değilim. zayıf ve hayata karşı hep tektim. şimdi sen geldin. sırtımı sana yaslayıp biraz soluklandım. soluklanırken kokun değdi burnuma, hayatı yaşamaya değer kıldın. kalktın bi sarıldın, göğsüne gömüldüm, güvende hissettim ilk defa. arkadaşıyla kavga ederken “benim babam senin babanı döver” diyen küçük bi kız çocuğu gibi, hayata karşı işaret parmağımı sallayıp “sevdiğim adam seni çok pis döver, bana hiçbir şey yapamazsın artık” dedim. seni evlat bildim, sana evlat oldum geldim. işin aslı ben hiçbir zaman olgun bi kadın gibi görünmek istemedim. bana kendimi prenses gibi hissettirmeni de beklemedim. sadece olduğum gibi sev istedim. bir çocuk büyütmek işine gelmiyorsa, çok sevilmek rahatsız ediyorsa, yeterince sevemiyorsan, benim uğruma fedakarlİk edemiyorsan, vazgeçebilirsin de. hayat beni kızgın demirlerle karşılar evet ama senin beni yeterince sevmeyişin kadar hiçbir şey acıtmaz. ben bi çocuğum bazen, çizgifilm seyrederim, oyun oynarım, istediğim bir şey olmadığında ağlarım, kırılırsam kırıldım değil küstüm derim, oyuncakları severim, masallara inanırım, kabus görünce yorganı kafama kadar çekerim, abur cuburla mutlu olurum, bazen mantıksız konuşurum ama en temiz ve en koyu ben severim. bana katlanamıyorsan, sen bilirsin. gidersen en fazla ağlarım yani…- baba olmak için çok gencim ama gel buraya, çocuk kalbinden öpeceğim. ah şiirim, aklım bazen almıyor seni, kalbime koyuyorum ben de.* şiir zaten akıl işi değil* + gözlerin… yaşard…- mutluluktan sevgilim. mutluluktan. yemin ederim, beni annem bile böyle sevmedi. Mavi Tuğba Karademir

tugbakarademir:

- çocukluk ediyorsun! o kızla birlikte büyüdük biz, beraber cafeye gitmemizde ne var yani? bana güvenmiyor musun sen?
+ güvenmekle zerre ilgisi yok bunun. sana kendimden bile çok güveniyorum. ama etrafında kadın ya da erkek, kimsenin olmasına dayanamıyorum ben. adın başka dudağa değince bile aklım gidiyor. bunun adına ister kıskançlık de, ister takıntı, ister çocukluk, ister hastalık… ben çok sevmek diyorum. kaldı ki asla sana karşı olgun bi kadın profili çizmeye kalkışmadım. hep çocuksu bi yanım vardı. ben hep buydum. beni tanıdığında ve sevdiğini söylediğinde de farksızdım. olmadığım biri gibi davranmadım. seni sevdim, benim ol istemedim; sadece benim ol istedim. bana ait. tek benim. bu belki boğmak seni, belki hata, umurumda değil. ama ben sadece seninsem ve senin için var olan her şeyden vazgeçip sana “her şeyimsin” diyebiliyorsam, bundan gocunmuyorsam, bana yetiyorsan, sana yetebilmeliyim. en yakın dostun, sevgilin, eşin, annen, ablan, kardeşin ve hatta kızın olabilmeliyim. çocukluk ettiğimde başımı şefkatle okşayıp alnımdan öpebilmelisin. çünkü çok sevmek bazen bunu gerektirir. senin karnın açken tek lokma yiyemeyen, sen üşürken titreyen, hastayken başında asırlarca sabahlayabilecek bi kadınım. bir şeye üzüldüğünde hele seni ben üzmüşsem kerpetenle sökülüyor kaburgalarım. sana kolum, kanadım, sana solum, sana kadınım, sana aşığım. ama ben asla güçlü bi kadın değilim. zayıf ve hayata karşı hep tektim. şimdi sen geldin. sırtımı sana yaslayıp biraz soluklandım. soluklanırken kokun değdi burnuma, hayatı yaşamaya değer kıldın. kalktın bi sarıldın, göğsüne gömüldüm, güvende hissettim ilk defa. arkadaşıyla kavga ederken “benim babam senin babanı döver” diyen küçük bi kız çocuğu gibi, hayata karşı işaret parmağımı sallayıp “sevdiğim adam seni çok pis döver, bana hiçbir şey yapamazsın artık” dedim. seni evlat bildim, sana evlat oldum geldim. işin aslı ben hiçbir zaman olgun bi kadın gibi görünmek istemedim. bana kendimi prenses gibi hissettirmeni de beklemedim. sadece olduğum gibi sev istedim. bir çocuk büyütmek işine gelmiyorsa, çok sevilmek rahatsız ediyorsa, yeterince sevemiyorsan, benim uğruma fedakarlİk edemiyorsan, vazgeçebilirsin de. hayat beni kızgın demirlerle karşılar evet ama senin beni yeterince sevmeyişin kadar hiçbir şey acıtmaz. ben bi çocuğum bazen, çizgifilm seyrederim, oyun oynarım, istediğim bir şey olmadığında ağlarım, kırılırsam kırıldım değil küstüm derim, oyuncakları severim, masallara inanırım, kabus görünce yorganı kafama kadar çekerim, abur cuburla mutlu olurum, bazen mantıksız konuşurum ama en temiz ve en koyu ben severim. bana katlanamıyorsan, sen bilirsin. gidersen en fazla ağlarım yani…
- baba olmak için çok gencim ama gel buraya, çocuk kalbinden öpeceğim. ah şiirim, aklım bazen almıyor seni, kalbime koyuyorum ben de.* şiir zaten akıl işi değil* 
+ gözlerin… yaşard…
- mutluluktan sevgilim. mutluluktan. yemin ederim, beni annem bile böyle sevmedi. 

Mavi Tuğba Karademir

Reblogged from tugbakarademir  32 notes
tugbakarademir:

Sırt sırta verip, İstiklal’in tam ortasında, bağıra bağıra şarkımızı söylemiştik. Sonra ben ağlamıştım mutluluktan. Gözkapaklarımdan öpmüştü, her zaman yaptığı gibi kemiklerimden ses getirmişti sarılırken. Sırtı sırtıma değmişti, bilmem kaç kez. Sırtımda elleri gezinmişti. Sırtımda saçları, sırtımı kutsal kılmıştı.
 Ben ölüyorum, bunu bi kayıtlara geçer misiniz rica etsem? Yetkili her kimse. Ben ölüyorum. Sahiden. İçimden doğru, bir ölüp, bir ölüyorum, bir daha, bilmem kaç defa. İstiklal’in her karışında onun kokusu var, Üsküdar’ın sonra… Bir defasında, bir iddiaya girmiştik. Kazanmıştım ve İstiklal’in bir ucundan diğer ucuna, kucağında taşımıştı beni o adam. Sonra indirdiğinde, nefes nefese kaldığını belli etmemeye çalışarak “Ben bir ömür sırtımda da taşırım seni, biliyorsun değil mi?” demişti. Gülümsemiştim üç yaşında bir kız çocuğu gibi. “Yüreğinde taşı, o bana yeter sevgilim” demiştim. Saçlarımdan öpmüştü. Ah, saçlarım! Hala kesmeye kıyamıyorum, öyle uzadılar ki, bazen dostlarım “gemi halatı gibi” diyerek takılıyorlar bana. Neyse, saçlarımdan öpmüştü ve “Sen zaten orada doğdun, büyüyorsun, sürekli.” demişti. “Ya bir gün sığmazsam?” diye gülmüştüm yine. “Hiçbir yere sığmayan Rab bile, kulunun yüreğine sığıyor sevgilim. Sen de sığarsın elbet. Seni ondan ötürü sevdiğimi, biliyorsun değil mi?” demişti. Böyle güzel diyalogların özel kılınamayacak kadar sık yaşandığı bir ilişkimiz vardı bizim. İlkimdi. Hayatıma giren tek erkekti. Göğsünde uyuduğum, kahvaltısını hazırladığım, o tıraş olduğunda havlusunu tuttuğum, sinirlendirdiğinde parmaklarını ısırdığım bi adamdı. Öyle kıyamamazlık ettiğim olmazdı, sahiden, fena ısırırdım parmak uçlarını.
Bir keresinde de onlara gittiğimde, elinde bir tane papatyayla açtı kapıyı. “Bak en sevdiğin” dedi, “Görüyorum da, en sevdiğimin elindekine şaşırdım epey. Nereden kopardın bunu?” dedim, öptüm, kokladım, sarıldım. Papatya hala durur. Üç yıl oldu sanırım, yanlış hatırlamıyorsam doğum günümden bir hafta öncesiydi. Her neyse. “Sevgilim, bu gün regl olmuş olman gerek. Yüzünü gülümsetmek istedim. Bir de sinirli tavırların için bir kalkan arıyordum. Bu papatya da bizim kaldırımdan gülümsedi bana. Çok fazla senin için’di. Getirdim ben de. Bak bu da Majeziğin, toksan, içireyim. Yüzünden anladığım kadarıyla sancıdan kıvranıyorsun her şeyim.” demişti. Beni böylesine iyi tanıyan, hayatıma bu kadar nüfuz eden, bir uzvum olan, her kabus gördüğümde beni yatıştıran, mükemmel bir adamdı o. Gülümseyip “Suyumu getir hadi.” diyerek salona geçmiştim. Film seçilmiş, abur cuburlar sehpanın üzerine serpiştirilmişti. Elleriyle hapımı içirip “Aa bir dakika, ketılda sıcak su olması lazım. Şu karnına torbayı da hazırlayayım, öyle rahatça izle filmi.” dedi. Hayal gibi değil mi? Böylesine müthiş bir adam! Böyle ilgili, böyle sevdalı, böyle sevdalık… Çok geçmeden sıcak su torbasıyla geldi, karnıma doğru tuttu, diğer elini omzuma attı ve abur cuburlar eşliğinde filme daldık. Gerçi ben ona pek bir şey bırakmadım o sehpadakilerden. Bir iki ısırık aldı en fazla, gofretten. Filmin ortasında ara sıra torbayı çekip karnımı ovaladı. Filmin bitiminde yeniden elini karnıma götürüp “Şimdi bizim kızımız buradan sana tekme atacak öyle mi? Yıllar sonra bu göbek kocaman olacak? Ben deliye döneceğim mutluluktan.” dedi. Her cümlesi aşka sebebiyetti. Onu dinlemek, yeryüzündeki en güzel şarkıları sollayabilecek bir melodiydi kulağıma. Bir ara durup dururken perdeleri çekti. Sebebini sorduğumdaysa mühim bir şey olmadığını söyleyerek geçiştirdi. O gün evime gitme vaktim geldiğinde perdeyi aralayıp “Az daha dur sevgilim, zaten doyamadık birbirimize. Bak çizgi film falan açayım istersen, gitme.” dedi. Çocukmuşum gibi davranmıyordu, çocuktum çünkü. Çünkü ben hala, çizgi filmlere bayılırım. O zaman da bayılırdım. Biraz izledim, gülüştük, ara sıra parmaklarını ısırdım. Sonra yeniden gitmem gerektiğini söyledim. Kalkıp çantamı hazırladım. Perdeyi yeniden araladı. Artık merakımdan çıldıracaktım, açtım perdeyi, ne olduğunu sordum. “Sevgilim… Yağmur… Sen korkuyorsun ya hani. Korkma diye…” dedi. Yüzüme yayılan gülümsemeyi görmeliydiniz. Sımsıkı sokuldum koynuna. “Ah!” dedim “Düşünceli sevgilim benim.” Boynunda ısıttım burnumu sonra. Zaten onun boynunda burnumu ilk ısıttığım günden beri, başka türlü ısınamaz olmuştu. Her üşüdüğümde onun kokusunu burnumda tütüyordu. Hala daha bu böyledir.
Şimdi ben size, kalkıp altı yılı böyle sahne sahne anlatmaya kalksam, çoğunuz, ağlayacaktır. Çünkü biz çok ağladık. O çok ağladı. Gitmekten söz ettiğimde gururunu yere tükürüp ayaklarıma kapandı. Yalvardı. Ağladı, gerçekten çok ağladı. Ben de öyle. Biz altı yılda kaç litre gözyaşı harcadık bu ilişkiye… Biz pek kavga etmeyiz ama çok kez ayrılığın eşiğine geldik. Çünkü biz iki düşman ailenin çocuklarıyız. Film gibi değil mi? Pek fazla Yeşilçam tadında. Durup düşününce bize de öyle geliyor. Ama değil işte, film değil, gerçek. Belki bir gün film olur. Bilemiyorum. Ama koca koca kitaplara konu olacak, onu iyi biliyorum. Bir tanesi bitti, ikincisi dolmak üzere hatta. Böyle müthiş bir adamı, kaç kitaba sığdırabilirsiniz ki yazarak? Onun sığabildiği tek yer yüreğim. Köprücük kemiklerinde dudaklarımın izi var. O adam, kızımın babası olmalı. Şu an yanımda, benimle, ama değişmiş gibi biraz. Korkuyorum. Tanrım! Duy bunu, ölüyorum. Bi kayıtlara geçelim. Zahmet olmazsa… Ben, çok, özlüyorum!

-Mavi Tuğba Karademir

tugbakarademir:

Sırt sırta verip, İstiklal’in tam ortasında, bağıra bağıra şarkımızı söylemiştik. Sonra ben ağlamıştım mutluluktan. Gözkapaklarımdan öpmüştü, her zaman yaptığı gibi kemiklerimden ses getirmişti sarılırken. Sırtı sırtıma değmişti, bilmem kaç kez. Sırtımda elleri gezinmişti. Sırtımda saçları, sırtımı kutsal kılmıştı.

Ben ölüyorum, bunu bi kayıtlara geçer misiniz rica etsem? Yetkili her kimse. Ben ölüyorum. Sahiden. İçimden doğru, bir ölüp, bir ölüyorum, bir daha, bilmem kaç defa. İstiklal’in her karışında onun kokusu var, Üsküdar’ın sonra… Bir defasında, bir iddiaya girmiştik. Kazanmıştım ve İstiklal’in bir ucundan diğer ucuna, kucağında taşımıştı beni o adam. Sonra indirdiğinde, nefes nefese kaldığını belli etmemeye çalışarak “Ben bir ömür sırtımda da taşırım seni, biliyorsun değil mi?” demişti. Gülümsemiştim üç yaşında bir kız çocuğu gibi. “Yüreğinde taşı, o bana yeter sevgilim” demiştim. Saçlarımdan öpmüştü. Ah, saçlarım! Hala kesmeye kıyamıyorum, öyle uzadılar ki, bazen dostlarım “gemi halatı gibi” diyerek takılıyorlar bana. Neyse, saçlarımdan öpmüştü ve “Sen zaten orada doğdun, büyüyorsun, sürekli.” demişti. “Ya bir gün sığmazsam?” diye gülmüştüm yine. “Hiçbir yere sığmayan Rab bile, kulunun yüreğine sığıyor sevgilim. Sen de sığarsın elbet. Seni ondan ötürü sevdiğimi, biliyorsun değil mi?” demişti. Böyle güzel diyalogların özel kılınamayacak kadar sık yaşandığı bir ilişkimiz vardı bizim. İlkimdi. Hayatıma giren tek erkekti. Göğsünde uyuduğum, kahvaltısını hazırladığım, o tıraş olduğunda havlusunu tuttuğum, sinirlendirdiğinde parmaklarını ısırdığım bi adamdı. Öyle kıyamamazlık ettiğim olmazdı, sahiden, fena ısırırdım parmak uçlarını.

Bir keresinde de onlara gittiğimde, elinde bir tane papatyayla açtı kapıyı. “Bak en sevdiğin” dedi, “Görüyorum da, en sevdiğimin elindekine şaşırdım epey. Nereden kopardın bunu?” dedim, öptüm, kokladım, sarıldım. Papatya hala durur. Üç yıl oldu sanırım, yanlış hatırlamıyorsam doğum günümden bir hafta öncesiydi. Her neyse. “Sevgilim, bu gün regl olmuş olman gerek. Yüzünü gülümsetmek istedim. Bir de sinirli tavırların için bir kalkan arıyordum. Bu papatya da bizim kaldırımdan gülümsedi bana. Çok fazla senin için’di. Getirdim ben de. Bak bu da Majeziğin, toksan, içireyim. Yüzünden anladığım kadarıyla sancıdan kıvranıyorsun her şeyim.” demişti. Beni böylesine iyi tanıyan, hayatıma bu kadar nüfuz eden, bir uzvum olan, her kabus gördüğümde beni yatıştıran, mükemmel bir adamdı o. Gülümseyip “Suyumu getir hadi.” diyerek salona geçmiştim. Film seçilmiş, abur cuburlar sehpanın üzerine serpiştirilmişti. Elleriyle hapımı içirip “Aa bir dakika, ketılda sıcak su olması lazım. Şu karnına torbayı da hazırlayayım, öyle rahatça izle filmi.” dedi. Hayal gibi değil mi? Böylesine müthiş bir adam! Böyle ilgili, böyle sevdalı, böyle sevdalık… Çok geçmeden sıcak su torbasıyla geldi, karnıma doğru tuttu, diğer elini omzuma attı ve abur cuburlar eşliğinde filme daldık. Gerçi ben ona pek bir şey bırakmadım o sehpadakilerden. Bir iki ısırık aldı en fazla, gofretten. Filmin ortasında ara sıra torbayı çekip karnımı ovaladı. Filmin bitiminde yeniden elini karnıma götürüp “Şimdi bizim kızımız buradan sana tekme atacak öyle mi? Yıllar sonra bu göbek kocaman olacak? Ben deliye döneceğim mutluluktan.” dedi. Her cümlesi aşka sebebiyetti. Onu dinlemek, yeryüzündeki en güzel şarkıları sollayabilecek bir melodiydi kulağıma. Bir ara durup dururken perdeleri çekti. Sebebini sorduğumdaysa mühim bir şey olmadığını söyleyerek geçiştirdi. O gün evime gitme vaktim geldiğinde perdeyi aralayıp “Az daha dur sevgilim, zaten doyamadık birbirimize. Bak çizgi film falan açayım istersen, gitme.” dedi. Çocukmuşum gibi davranmıyordu, çocuktum çünkü. Çünkü ben hala, çizgi filmlere bayılırım. O zaman da bayılırdım. Biraz izledim, gülüştük, ara sıra parmaklarını ısırdım. Sonra yeniden gitmem gerektiğini söyledim. Kalkıp çantamı hazırladım. Perdeyi yeniden araladı. Artık merakımdan çıldıracaktım, açtım perdeyi, ne olduğunu sordum. “Sevgilim… Yağmur… Sen korkuyorsun ya hani. Korkma diye…” dedi. Yüzüme yayılan gülümsemeyi görmeliydiniz. Sımsıkı sokuldum koynuna. “Ah!” dedim “Düşünceli sevgilim benim.” Boynunda ısıttım burnumu sonra. Zaten onun boynunda burnumu ilk ısıttığım günden beri, başka türlü ısınamaz olmuştu. Her üşüdüğümde onun kokusunu burnumda tütüyordu. Hala daha bu böyledir.

Şimdi ben size, kalkıp altı yılı böyle sahne sahne anlatmaya kalksam, çoğunuz, ağlayacaktır. Çünkü biz çok ağladık. O çok ağladı. Gitmekten söz ettiğimde gururunu yere tükürüp ayaklarıma kapandı. Yalvardı. Ağladı, gerçekten çok ağladı. Ben de öyle. Biz altı yılda kaç litre gözyaşı harcadık bu ilişkiye… Biz pek kavga etmeyiz ama çok kez ayrılığın eşiğine geldik. Çünkü biz iki düşman ailenin çocuklarıyız. Film gibi değil mi? Pek fazla Yeşilçam tadında. Durup düşününce bize de öyle geliyor. Ama değil işte, film değil, gerçek. Belki bir gün film olur. Bilemiyorum. Ama koca koca kitaplara konu olacak, onu iyi biliyorum. Bir tanesi bitti, ikincisi dolmak üzere hatta. Böyle müthiş bir adamı, kaç kitaba sığdırabilirsiniz ki yazarak? Onun sığabildiği tek yer yüreğim. Köprücük kemiklerinde dudaklarımın izi var. O adam, kızımın babası olmalı. Şu an yanımda, benimle, ama değişmiş gibi biraz. Korkuyorum. Tanrım! Duy bunu, ölüyorum. Bi kayıtlara geçelim. Zahmet olmazsa… Ben, çok, özlüyorum!

-Mavi Tuğba Karademir

Reblogged from tugbakarademir  23 notes
tugbakarademir:

Hayatımı tam “mutluyum ulan, gerçekten mutluyum bu kez” dediğim anda zehir zindan eden herkese ithafen;Dostluktan anladığınız nedir bilmiyorum ama canlarım, ben, profesyonel olarak dost kazığı yiyorum yıllardır. Aşkın meşkin gidişi neyse de, dost gidince çıplak hissediyor insan hayata karşı. Üstelik hep de hayatın tam Nuri Alço olduğu dönemlerde çıplak kalıyorsunuz. Yani bana hep öyle oldu. Aile konusunda pek şanslıyım aslında ama çok atraksiyon yaşanır bizim evde. Evdeki kavga kıyametin benim yüzümden başlatıldığı bir günden, sevgilimden tam da üç gündür haber alamayışıma karşın, dostlarımın peş peşe gidişini seyrediyorum. Yağmura yakalanmış, yağmurdan dayak yemiş bir güvercin gibiyim şu an. Çok fazla ıslağım, takatim de yok uçmaya, sığınabileceğim bir pencere pervazı arıyorum pervasızca. “Kurumak için güneşe ihtiyacım yok, onun nefesi yeter” diyebileceğim biri de yok. Güneşim zaten kayıp, üç gündür. Göz kapaklarımı aralamaya dahi gücüm yokken hiçbir yırtıcı hayvana kurban gitmemek için hala açık gözlerim. Yapabildiğim tek şey, gözlerimi açık tutmak. Olan biteni seyretmek, ve çıkmayan sesimin duyulmasını ummak. Çok acıtasyon kokuyor söylediklerim, farkındayım lakin çoğu şey görüldüğü gibi değildir. Sanıldığı gibi hiç değil. Sormak gerekir bazen, çoğu zaman sormak da yetmez, irdelemek lazım gelir. Bir gerçeğe ulaşmak için çabalamıyorsan o gerçeği öğrenmeyi hak ettiğini kim söyleyebilir. Hak etmek; çabalarsan “hak etmek”tir. Konumuzu saptırmayalım ama şunu şöyle izah edeyim; bir, iki, üç. Üç sayısını sevmiyorum. Üçüncü ayın yirmi yedisinde tanıdığım o adamı çok sevsem de, üçüncü ayda doğsam da, üç’ü sevmiyorum. Bunun için üç sebebim var. Üç dostumu yitirdim. Üç gündür sevgilimsizim, sevimsizim. Yarama üç adam basmayı denedim, beceremedim, hepsi benim tarihimde “pişmanlık” olarak kayıtlara geçti. Allah’ın hakkı üçse de, üç, gücüme gidiyor, ne bileyim. Virgüllerle yaşamayı sevdiğimi yazdığım herhangi bir yazıdan anlayabilirsiniz. Buna karşın benden herhangi bir ilişkiye nokta koymamı beklemeniz abesle iştigal değil midir? Yazdıklarım kimliğim benim. Hayal ürünü olanlar dahi, “benim” hayalimin ürünü. Ve ben virgül seviyorsam, noktanın canı cehenneme. Her neyse. Havalar soğudu. Benim ellerimi ve burnumu ısıtabilmemin tek yolu onun boynunda saklıyken ondan gidiyorum. Sevilmemeye insanoğlu ancak bir yere kadar tahammül edebiliyor. Gerçekler göz çukurlarıma batıyor benim, bir zaman sonra. “Sevmiyor geri zekalı, amma yüzsüzsün” diyor gerçekler, göz çukurlarıma batarken. Gerçekler net, gerçekler keskin. Keskin bir şeyin battığı noktada, bir sıvı dökülüyor insanoğlundan; gerek gözyaşı, gerek kan. Hem giden hem ağlayan oluşumu ancak bu benzetmeyle açıklayabilirdim sanırım. “Onsuz yaşayamam” repliğini öyle ezberlemişim ki, gerçekten onsuz yaşayıp yaşayamayacağımı bilmiyorum artık. Bu ezbere bir slogan mı, yoksa gerçekten hayat bulduğum adam mı o, öğreneceğim. Gidebildiğim kadar uzağa gideceğim. Belli bir varış noktası yok kafamda. Nereye gideceğimi gerçekten bilmiyorum. Çünkü yağmurdan dayak yemiş bir güvercin olmak bunu gerektiriyor. Çünkü yağmurlar sadece güvercinleri dövmez, bazen insanlar da nasibini alır.Ve canlarım;Ben bir kayıbım, bu sizin ayıbınız.-Mavi Tuğba Karademir

tugbakarademir:

Hayatımı tam “mutluyum ulan, gerçekten mutluyum bu kez” dediğim anda zehir zindan eden herkese ithafen;

Dostluktan anladığınız nedir bilmiyorum ama canlarım, ben, profesyonel olarak dost kazığı yiyorum yıllardır. Aşkın meşkin gidişi neyse de, dost gidince çıplak hissediyor insan hayata karşı. Üstelik hep de hayatın tam Nuri Alço olduğu dönemlerde çıplak kalıyorsunuz. Yani bana hep öyle oldu. Aile konusunda pek şanslıyım aslında ama çok atraksiyon yaşanır bizim evde. Evdeki kavga kıyametin benim yüzümden başlatıldığı bir günden, sevgilimden tam da üç gündür haber alamayışıma karşın, dostlarımın peş peşe gidişini seyrediyorum. Yağmura yakalanmış, yağmurdan dayak yemiş bir güvercin gibiyim şu an. Çok fazla ıslağım, takatim de yok uçmaya, sığınabileceğim bir pencere pervazı arıyorum pervasızca. “Kurumak için güneşe ihtiyacım yok, onun nefesi yeter” diyebileceğim biri de yok. Güneşim zaten kayıp, üç gündür. Göz kapaklarımı aralamaya dahi gücüm yokken hiçbir yırtıcı hayvana kurban gitmemek için hala açık gözlerim. Yapabildiğim tek şey, gözlerimi açık tutmak. Olan biteni seyretmek, ve çıkmayan sesimin duyulmasını ummak. Çok acıtasyon kokuyor söylediklerim, farkındayım lakin çoğu şey görüldüğü gibi değildir. Sanıldığı gibi hiç değil. Sormak gerekir bazen, çoğu zaman sormak da yetmez, irdelemek lazım gelir. Bir gerçeğe ulaşmak için çabalamıyorsan o gerçeği öğrenmeyi hak ettiğini kim söyleyebilir. Hak etmek; çabalarsan “hak etmek”tir. 
Konumuzu saptırmayalım ama şunu şöyle izah edeyim; bir, iki, üç. Üç sayısını sevmiyorum. Üçüncü ayın yirmi yedisinde tanıdığım o adamı çok sevsem de, üçüncü ayda doğsam da, üç’ü sevmiyorum. Bunun için üç sebebim var. Üç dostumu yitirdim. Üç gündür sevgilimsizim, sevimsizim. Yarama üç adam basmayı denedim, beceremedim, hepsi benim tarihimde “pişmanlık” olarak kayıtlara geçti. Allah’ın hakkı üçse de, üç, gücüme gidiyor, ne bileyim. Virgüllerle yaşamayı sevdiğimi yazdığım herhangi bir yazıdan anlayabilirsiniz. Buna karşın benden herhangi bir ilişkiye nokta koymamı beklemeniz abesle iştigal değil midir? Yazdıklarım kimliğim benim. Hayal ürünü olanlar dahi, “benim” hayalimin ürünü. Ve ben virgül seviyorsam, noktanın canı cehenneme. 
Her neyse. Havalar soğudu. Benim ellerimi ve burnumu ısıtabilmemin tek yolu onun boynunda saklıyken ondan gidiyorum. Sevilmemeye insanoğlu ancak bir yere kadar tahammül edebiliyor. Gerçekler göz çukurlarıma batıyor benim, bir zaman sonra. “Sevmiyor geri zekalı, amma yüzsüzsün” diyor gerçekler, göz çukurlarıma batarken. Gerçekler net, gerçekler keskin. Keskin bir şeyin battığı noktada, bir sıvı dökülüyor insanoğlundan; gerek gözyaşı, gerek kan. Hem giden hem ağlayan oluşumu ancak bu benzetmeyle açıklayabilirdim sanırım. “Onsuz yaşayamam” repliğini öyle ezberlemişim ki, gerçekten onsuz yaşayıp yaşayamayacağımı bilmiyorum artık. Bu ezbere bir slogan mı, yoksa gerçekten hayat bulduğum adam mı o, öğreneceğim. Gidebildiğim kadar uzağa gideceğim. Belli bir varış noktası yok kafamda. Nereye gideceğimi gerçekten bilmiyorum. Çünkü yağmurdan dayak yemiş bir güvercin olmak bunu gerektiriyor. Çünkü yağmurlar sadece güvercinleri dövmez, bazen insanlar da nasibini alır.
Ve canlarım;
Ben bir kayıbım, bu sizin ayıbınız.

-Mavi Tuğba Karademir

Reblogged from tugbakarademir  41 notes
tugbakarademir:

"Neyin var" diye soruyorlar ve ben sayısız kez "Anlatmak istemiyorum" cevabını veriyorum. Ne diyebilirim ki? "Güz bitiği, can yanığı, geçmeyen bi göğüs dolusu yara ve sol kaburga sızısı" desem anlayacaklar mı? Hayır. En basitinden kısaca “O gitti” desem sebep soracaklar canısı. Buna “Bilmiyorum” demeye utanıyorum. Yıllarımı adadığım adamın neden gittiğini bilememek, tüm karaktersizliğine rağmen sana toz konduramamak ve yeri göğü hayran bırakacak bir ihtişamla sevmeye devam etmek beni utandırıyor. Ele güne değil de en çok kendime mahcubum. Aynaya ne zaman baksam terliyorum ve sanırım bu; kendi yüzüme tükürme şeklim. Kendime öfkeliyim ama sana sevgiliyim hala. Yeniden seni yazmak da onur veriyor ama tüm bunlar benim seni kutsallaştırışımdan kaynaklanıyor. Senlik bir durum yok yani. Yutkunduğun suyun boğazından inişini güneşin batışını izler gibi izleyen benim. Keramet benim gözlerimde, senin boğazında yahut suda değil bunu ekseriyetle bilmeni isterim. Ben seni tüm evrenden üstün tutabilirim ama kendini yüceltmene tahammül edemiyorum yemin ederim. Korkunç bir egon var ve üzerinde emanet duruyor. Sen bu değildin ama hep dediğim gibi "her halimle her halinin aşığıyım sevgilim" Bazı geceler öksürmekten uyuyamıyorum, bazı geceler de öksürük kriziyle uyanıyorum. Bronşit olduğu kanısındalar ama ben içimden seni söküp atmaya çalışıyorum. Aynı zamanda o meşhur pencereden uzak durmaya çalışıyorum. Hala aynı işyerinde çalışıyorum. Vizelere de çalışıyorum. Bir de annem kadar güzel sütlaç yapmaya çalışıyorum. Gülmeye çalışıyorum. Kahretsin. Çalışmakla geçiyor ömür.Bu arada “yazmak soluk almak” derdim ya hep, gittin ve ben kendimden kaçmak için sürekli koşuyorum; soluk soluğa kalıyorum. Nefes darlığı çekmekten iyi tabii ama sürekli yazmaya sığınmak beni korkutuyor. İçime kapanıyorum, içimde yine sen. Yine öksürüyorum işte.Uyumak istiyorum; gündüz ve gece. Yatağa gömülüp ağlıyorum öksürükler eşliğinde. Annem korkuyor. Gelip öperken bir yandan beni üzen “her kimse” ona dünyayı dar edeceğini söylüyor ve seni soruyor. “Kim üzdü benim prensesimi?” diyor. İsmin gırtlağıma takılan bir kanca oluveriyor. İsmin gırtlağımda dönüp duran iki yüzü keskin bıçak. Yaptığın her şeye göz yumabilirim ve affedebilirim ancak; annemi üzmüş olman dışında. Hala yağmur yağdığında ya da kabuslarla uyandığımda aklıma gelecek ilk insansın ve kutsal coğrafyamsın ama bu kez tüm kapılarım kapalı sana. Tek bir duam var; umarım bir gece kaybettiğim vicdanına rastlar ve ömrünün geri kalanında hiçbir gece onun sızısından uyuyamazsın.Söylediklerimden rahatsız olman gayet normal ama sen de beni anla; böyle adice bir gidişin ardından “hoşça” kalınamazdı.-Mavi Tuğba Karademir

tugbakarademir:

"Neyin var" diye soruyorlar ve ben sayısız kez "Anlatmak istemiyorum" cevabını veriyorum. Ne diyebilirim ki? "Güz bitiği, can yanığı, geçmeyen bi göğüs dolusu yara ve sol kaburga sızısı" desem anlayacaklar mı? Hayır. En basitinden kısaca “O gitti” desem sebep soracaklar canısı. Buna “Bilmiyorum” demeye utanıyorum. Yıllarımı adadığım adamın neden gittiğini bilememek, tüm karaktersizliğine rağmen sana toz konduramamak ve yeri göğü hayran bırakacak bir ihtişamla sevmeye devam etmek beni utandırıyor. Ele güne değil de en çok kendime mahcubum. Aynaya ne zaman baksam terliyorum ve sanırım bu; kendi yüzüme tükürme şeklim. Kendime öfkeliyim ama sana sevgiliyim hala. Yeniden seni yazmak da onur veriyor ama tüm bunlar benim seni kutsallaştırışımdan kaynaklanıyor. Senlik bir durum yok yani. Yutkunduğun suyun boğazından inişini güneşin batışını izler gibi izleyen benim. Keramet benim gözlerimde, senin boğazında yahut suda değil bunu ekseriyetle bilmeni isterim. Ben seni tüm evrenden üstün tutabilirim ama kendini yüceltmene tahammül edemiyorum yemin ederim. Korkunç bir egon var ve üzerinde emanet duruyor. Sen bu değildin ama hep dediğim gibi "her halimle her halinin aşığıyım sevgilim" 
Bazı geceler öksürmekten uyuyamıyorum, bazı geceler de öksürük kriziyle uyanıyorum. Bronşit olduğu kanısındalar ama ben içimden seni söküp atmaya çalışıyorum. Aynı zamanda o meşhur pencereden uzak durmaya çalışıyorum. Hala aynı işyerinde çalışıyorum. Vizelere de çalışıyorum. Bir de annem kadar güzel sütlaç yapmaya çalışıyorum. Gülmeye çalışıyorum. Kahretsin. Çalışmakla geçiyor ömür.
Bu arada “yazmak soluk almak” derdim ya hep, gittin ve ben kendimden kaçmak için sürekli koşuyorum; soluk soluğa kalıyorum. Nefes darlığı çekmekten iyi tabii ama sürekli yazmaya sığınmak beni korkutuyor. İçime kapanıyorum, içimde yine sen. Yine öksürüyorum işte.
Uyumak istiyorum; gündüz ve gece. Yatağa gömülüp ağlıyorum öksürükler eşliğinde. Annem korkuyor. Gelip öperken bir yandan beni üzen “her kimse” ona dünyayı dar edeceğini söylüyor ve seni soruyor. “Kim üzdü benim prensesimi?” diyor. İsmin gırtlağıma takılan bir kanca oluveriyor. İsmin gırtlağımda dönüp duran iki yüzü keskin bıçak. Yaptığın her şeye göz yumabilirim ve affedebilirim ancak; annemi üzmüş olman dışında. Hala yağmur yağdığında ya da kabuslarla uyandığımda aklıma gelecek ilk insansın ve kutsal coğrafyamsın ama bu kez tüm kapılarım kapalı sana. Tek bir duam var; umarım bir gece kaybettiğim vicdanına rastlar ve ömrünün geri kalanında hiçbir gece onun sızısından uyuyamazsın.
Söylediklerimden rahatsız olman gayet normal ama sen de beni anla; böyle adice bir gidişin ardından “hoşça” kalınamazdı.

-Mavi Tuğba Karademir

Reblogged from tugbakarademir  75 notes
tugbakarademir:

Yalnız bırakılmanın parmaklarıma tam oturan bir kalem olduğu günden, merhaba.Biliyor musun, ağlamanın hiçbir şeyi geri getirmeyeceğini ben de biliyorum.Ama sen ne zaman göğsümde bir zelzele meydana getirsen,Devrilen iki bardak oluyor gözlerim.Sonra yüzüm ıslak, boynum ıslak, saçlarım ıslak ve dudağımda pek tuzlu bir tat…Sırf başkalarını yazmayayım diye geri dönmen de çok adiceydi bu arada.Seni yazıyorum yine, bak gülümse,Kalemimin tek adresi sensin yine.Sen yokken dahi, hayatımın aslında en eğlenceli ve en çok gülümsemem gereken noktalarında yine beynimden vurdun beni.Bir eğlence mekanında herkes müziğe kaptırmışken kendini, herkes mutluyken çok, ya da öyleymiş gibi yapıyorken…Ben hiç yapamadım onu. "Öyleymişim gibi" olamadım.Gülemedim.Ağlayamadım da çünkü öyle mekanlar ağlamak için pek namüsait.Sonrasında bir düğün mesela…Boğazımda bir düğüm, asıl mesele.Bir damadın gelinin belini kavrayışı, Belimde vücudumun bir yaması gibi duran ama asla sırıtmayan bileklerini hatırlatmak zorunda mıydı?Ben pek küfreden bir kadın olmadım ama böyle günlerde çok sövüyorum ardından.Karşımdaki çifte bakıyorum, gelin gelenleri süzüyor dans ederken."Yahu" diyorum “Ben olsam gözlerini gözlerime Kabe bilirdim. Başımı başka yöne çeviremezdim.” Herkesin sevdası yahut acısı kendine “en büyük” gelirmiş.Ama benimki sahiden göğsümdeki göğe sığamayan cinsten, Bunun ne demek olduğunu bilemezsin.Ve ne biliyor musun;Sen, yaşlandığında dahi saçlarındaki kırlara şiir dolusu koşacak bir kadını kaybettin.Sen sana şarap olabilecek, saçlarını boynuna dolayabilecek, önüne koyduğu yemek dilini yakmasın diye bir anne misali kaşıktaki lokmayı üfleyecek kadar masumane bir aşkı kaybettin.Kaybettin çünkü bu kez geldiğinde sorgusuz sualsiz boynuna atlayabilecek bir kadın yok burada.Saçlarına kadar ağrıyan, seni ağlayan, seni özleyen ama asla eskisi kadar sevemeyecek olan bir kadın var artık karşında.Senin tenimdeki kokunu bastırırsa başka bir koku, -Bak burayı yüksek sesle oku- "sakın gelme o saatten sonra."Çünkü affetmeyeceğim.Seni en çok, başkasının ellerini yuvam bilirsem affetmeyeceğim.Seni en çok, kabusların ardından gözlerimi sanki daha önce hiç açmamışım gibi sıkı yumarak kendimi uyumaya zorladığım geceler yüzünden affetmeyeceğim.Annem duymasın diye yorganı ısırarak ağladığım, içime hıçkırdığım geceler yüzünden,nevresimime bulaşan rimelleri hiç kimseye açıklayamadığım günler yüzünden, Hiç olmadık anlarda aklıma düşüp beni, dudaklarımı kanatana dek ısırmak zorunda bıraktığın günler yüzünden,Biri özlemekten ne zaman söz etse gırtlağıma takılan adın yüzünden, iç çekişlerim ama içimi hiç dökemeyişlerim yüzünden,Yemin ederimBen seni hiç,Affetmeyeceğim.-Mavi Tuğba Karademir

tugbakarademir:

Yalnız bırakılmanın parmaklarıma tam oturan bir kalem olduğu günden, merhaba.

Biliyor musun, ağlamanın hiçbir şeyi geri getirmeyeceğini ben de biliyorum.
Ama sen ne zaman göğsümde bir zelzele meydana getirsen,
Devrilen iki bardak oluyor gözlerim.
Sonra yüzüm ıslak, boynum ıslak, saçlarım ıslak ve dudağımda pek tuzlu bir tat…

Sırf başkalarını yazmayayım diye geri dönmen de çok adiceydi bu arada.
Seni yazıyorum yine, bak gülümse,
Kalemimin tek adresi sensin yine.

Sen yokken dahi, hayatımın aslında en eğlenceli ve en çok gülümsemem gereken noktalarında yine beynimden vurdun beni.
Bir eğlence mekanında herkes müziğe kaptırmışken kendini, herkes mutluyken çok, ya da öyleymiş gibi yapıyorken…
Ben hiç yapamadım onu. 
"Öyleymişim gibi" olamadım.
Gülemedim.
Ağlayamadım da çünkü öyle mekanlar ağlamak için pek namüsait.

Sonrasında bir düğün mesela…
Boğazımda bir düğüm, asıl mesele.
Bir damadın gelinin belini kavrayışı, 
Belimde vücudumun bir yaması gibi duran ama asla sırıtmayan bileklerini hatırlatmak zorunda mıydı?
Ben pek küfreden bir kadın olmadım ama böyle günlerde çok sövüyorum ardından.
Karşımdaki çifte bakıyorum, gelin gelenleri süzüyor dans ederken.
"Yahu" diyorum “Ben olsam gözlerini gözlerime Kabe bilirdim. Başımı başka yöne çeviremezdim.” 

Herkesin sevdası yahut acısı kendine “en büyük” gelirmiş.
Ama benimki sahiden göğsümdeki göğe sığamayan cinsten, 
Bunun ne demek olduğunu bilemezsin.

Ve ne biliyor musun;
Sen, yaşlandığında dahi saçlarındaki kırlara şiir dolusu koşacak bir kadını kaybettin.
Sen sana şarap olabilecek, saçlarını boynuna dolayabilecek, önüne koyduğu yemek dilini yakmasın diye bir anne misali kaşıktaki lokmayı üfleyecek kadar masumane bir aşkı kaybettin.
Kaybettin çünkü bu kez geldiğinde sorgusuz sualsiz boynuna atlayabilecek bir kadın yok burada.
Saçlarına kadar ağrıyan, seni ağlayan, seni özleyen ama asla eskisi kadar sevemeyecek olan bir kadın var artık karşında.
Senin tenimdeki kokunu bastırırsa başka bir koku, 
-Bak burayı yüksek sesle oku- 
"sakın gelme o saatten sonra."
Çünkü affetmeyeceğim.
Seni en çok, başkasının ellerini yuvam bilirsem affetmeyeceğim.
Seni en çok, kabusların ardından gözlerimi sanki daha önce hiç açmamışım gibi sıkı yumarak kendimi uyumaya zorladığım geceler yüzünden affetmeyeceğim.
Annem duymasın diye yorganı ısırarak ağladığım, içime hıçkırdığım geceler yüzünden,
nevresimime bulaşan rimelleri hiç kimseye açıklayamadığım günler yüzünden, 
Hiç olmadık anlarda aklıma düşüp beni, dudaklarımı kanatana dek ısırmak zorunda bıraktığın günler yüzünden,
Biri özlemekten ne zaman söz etse gırtlağıma takılan adın yüzünden, iç çekişlerim ama içimi hiç dökemeyişlerim yüzünden,
Yemin ederim
Ben seni hiç,
Affetmeyeceğim.

-Mavi Tuğba Karademir

Reblogged from tugbakarademir  35 notes
tugbakarademir:

bir samimiyet göğüvermeyeyim, hemen içim bahar bahçe.hemen bir inanç, bir güvenç.bir ağız dolusu gülümsemek, gülü özümsemek, papatyayı benimsemek.sonrası düş yanığı.benimki nasıl sevmek, ah şu papatyalarısanırım sırf bundan ötürü sonbaharın düşmanıyımakşamüstü bakkala gitmek kaç kadına hüzündür bilmem ama ben ağlıyorum bu yüzden ayaküstügözlerim bulutsugöğsüm tütsügöğüm gri çünkü hava yağmurlukendimi bildim bileli hava ne zaman kapalı olsa içime kapanırdım benrengini gökten alan bir kadın gök griyken grileşirmiş meğer**-Allahım göğü vermeyeyim, onu bana sadık kılSana yalvarırım-**bu aradaçaresizseniz, çare siz falan değilsinizen azından ben kendimin çaresi olamadım hiçhep aynı şeyleri işittim "Zamanla… Birisiyle… Hepsi senin elinde… Bir şekilde… Ama elbet… Geçecek…"ezberledim sonraayna oldum, aynılarını söyledim ayrılığı henüz tadanlarakendimi kandırmaktan daha ayıptı buben ayıp ettim, hepinizeözür dilerim bu yüzdenözür dilerim çünkü bu yaranın tedavisi yokçünkü en azından ben bilmiyorumbu yalanın telafisi yok ama özür dilerimçünkü ben yıllardır yaralıyımAllahına kadar ağrıyor her yanımçünkü canlarım; daha bilmem kaç yıl ağlayacağızkaç şiirde kaç şarkıda gözlerimiz bulutlanacakkaç insanı daha yarabandı diye harcayacağıznasıl harcanacağızharlanacak göğsümüz bazı rüyaların sonrasındauykusuz kalacağızboğazımızda düğüm büyüklüğünde neşter, sol göğsümüzde yumruğumuz büyüklüğünde bir yarayla yaşayacağızyabancı bir yârin koynunda belkibir şekilde yaşlanacağızkimseyi incitmek istemiyorumamabir yerden sonratüm bunları kabullenmek zorundayızçünkü kendimi bençok uzun zaman kandırdımkendimi çok öyle çok ki kucak dolusukırdımsiz bir geniz yanığıyla kendinizden özür dilerken çok utandınız mıben utandımben mahcubum,ben yangın, ben yanılgıben yalnışım ben yanlızben herkezim biraz, biraz herkesben yalancıben Türk, ben Kürt, ben Laz, ben Çerkesben yeni doğan bir bebeğe nefesbir önceki satırda geçen isme nefis bir aşkımben Ahmet Kaya şarkısıyım, Kendinize İyi Bak’ın*beni mazur görün ben bu gece biraz şarabımfazlaca gökyaşıben geceye sarhoşum, geceye mayhoş,bu gece pek nahoşbeni bağışlayınben bu akşam sarıldığımız sokağı koştumyürüsem düşecektimyürüsem bu şiir böyle uzun sürmezdibeni bağışlayın çünkügideceğini bilsem böyle sevmezd…beni bağışlayın çünkü artık hiç yalan söylemeyeceğimözürdilerim.-Mavi Tuğba Karademir

tugbakarademir:

bir samimiyet göğüvermeyeyim, hemen içim bahar bahçe.
hemen bir inanç, bir güvenç.
bir ağız dolusu gülümsemek, gülü özümsemek, papatyayı benimsemek.
sonrası düş yanığı.
benimki nasıl sevmek, ah şu papatyaları
sanırım sırf bundan ötürü sonbaharın düşmanıyım

akşamüstü bakkala gitmek kaç kadına hüzündür bilmem ama ben ağlıyorum bu yüzden ayaküstü
gözlerim bulutsu
göğsüm tütsü
göğüm gri çünkü hava yağmurlu

kendimi bildim bileli hava ne zaman kapalı olsa içime kapanırdım ben
rengini gökten alan bir kadın gök griyken grileşirmiş meğer

**

-Allahım göğü vermeyeyim, onu bana sadık kıl
Sana yalvarırım-

**

bu arada
çaresizseniz, çare siz falan değilsiniz
en azından ben kendimin çaresi olamadım hiç
hep aynı şeyleri işittim 
"Zamanla… Birisiyle… Hepsi senin elinde… Bir şekilde… Ama elbet… Geçecek…"
ezberledim sonra
ayna oldum, aynılarını söyledim ayrılığı henüz tadanlara
kendimi kandırmaktan daha ayıptı bu
ben ayıp ettim, hepinize
özür dilerim bu yüzden
özür dilerim çünkü bu yaranın tedavisi yok
çünkü en azından ben bilmiyorum
bu yalanın telafisi yok ama özür dilerim
çünkü ben yıllardır yaralıyım
Allahına kadar ağrıyor her yanım
çünkü canlarım; daha bilmem kaç yıl ağlayacağız
kaç şiirde kaç şarkıda gözlerimiz bulutlanacak
kaç insanı daha yarabandı diye harcayacağız
nasıl harcanacağız
harlanacak göğsümüz bazı rüyaların sonrasında
uykusuz kalacağız
boğazımızda düğüm büyüklüğünde neşter, sol göğsümüzde yumruğumuz büyüklüğünde bir yarayla yaşayacağız
yabancı bir yârin koynunda belki
bir şekilde yaşlanacağız
kimseyi incitmek istemiyorum
ama
bir yerden sonra
tüm bunları kabullenmek zorundayız
çünkü kendimi ben
çok uzun zaman kandırdım
kendimi çok 
öyle çok ki kucak dolusu
kırdım

siz bir geniz yanığıyla kendinizden özür dilerken çok utandınız mı
ben utandım
ben mahcubum,
ben yangın, 
ben yanılgı
ben yalnışım ben yanlız
ben herkezim biraz, 
biraz herkes
ben yalancı
ben Türk, ben Kürt, ben Laz, ben Çerkes
ben yeni doğan bir bebeğe nefes
bir önceki satırda geçen isme nefis bir aşkım
ben Ahmet Kaya şarkısıyım, Kendinize İyi Bak’ın*
beni mazur görün ben bu gece biraz şarabım
fazlaca gökyaşı
ben geceye sarhoşum, geceye mayhoş,
bu gece pek nahoş
beni bağışlayın
ben bu akşam sarıldığımız sokağı koştum
yürüsem düşecektim
yürüsem bu şiir böyle uzun sürmezdi
beni bağışlayın çünkü
gideceğini bilsem böyle sevmezd…
beni bağışlayın çünkü artık hiç yalan söylemeyeceğim
özür
dilerim.

-Mavi Tuğba Karademir

bi kadını diz kapaklarından öpmekten ala şiire rastlamadım henüz, üvercinka hariç. çünkü bi kadını diz kapaklarından öpmek; “bugüne dek tüm düşmüşlüklerinden, yaralarından, kanından, izinden, acından öpüyorum, şifa niyetine.” demektir bi nevi. “çok düştüm, parçalandım, örselendim, öp de geçsin” diyemeyen bi kadının sessizliğini duymaktır. “seni anlamak için harflere ihtiyacım yok, ruhunla ruhum aynı lisanı hissediyoruz” diyebilmektir. “yanaklarından, dudaklarından, alnından, belki omuzlarından, avuçlarından öpmek aşkın yaradılışında var ama diz kapakların sevdaya dahil” de demektir aynı zamanda. o kadını çaresizliğinden ve bir o kadar da gücünden öpmektir. düşmüşlüğü kadar ayağa kalkmışlığından öpüp onu onore etmektir. önünde diz çökmektir. saygıdır. kabulleniştir, çok şeyi. kudretine, sabrına, sarsılmışlığına, sancılarıyla başa edebilecek kadar dayanıklı oluşuna ve de… kırılmak yerine bükülmeyi öğrenebilişine hayran olmaktır.beni daha önce hiçbir adam diz kapaklarımdan öpecek kadar yüce sevmedi. ben de zaten hiçbir adama dizimdeki yaraları gösterecek kadar güvenmedim ya da cesur değildim, bilemiyorum. övünmek için söylemiyorum ama bana çok şiir yazıldı. içlerinde çok sağlamları vardır. şiir gibi şiirler! ama yine de bana yazılacak en güzel şiir diz kapaklarıma bi dudağın bırakacağı şefkattir. o şefkatin bana değmesine müsaade edebileceğim kadar bana şeffaf olan bi adamın içidir. kağıtla kalemle herkes bir şeyler yazıp çizebilir, mühim olan bi kadına bir şiirle birlikte olduğunu hissettirebilmektir. sevdası bile dejenere olmuş bi jenerasyona bu söylediklerim abartı gelebilir elbette ama inanıyorum; hala sevdanın hakkını verecek yürekler var. inanıyorum. inanıyorum çünkü, inanırsam var olur.-Mavi Tuğba Karademir 

bi kadını diz kapaklarından öpmekten ala şiire rastlamadım henüz, üvercinka hariç. 
çünkü bi kadını diz kapaklarından öpmek; “bugüne dek tüm düşmüşlüklerinden, yaralarından, kanından, izinden, acından öpüyorum, şifa niyetine.” demektir bi nevi. “çok düştüm, parçalandım, örselendim, öp de geçsin” diyemeyen bi kadının sessizliğini duymaktır. “seni anlamak için harflere ihtiyacım yok, ruhunla ruhum aynı lisanı hissediyoruz” diyebilmektir. “yanaklarından, dudaklarından, alnından, belki omuzlarından, avuçlarından öpmek aşkın yaradılışında var ama diz kapakların sevdaya dahil” de demektir aynı zamanda. o kadını çaresizliğinden ve bir o kadar da gücünden öpmektir. düşmüşlüğü kadar ayağa kalkmışlığından öpüp onu onore etmektir. önünde diz çökmektir. saygıdır. kabulleniştir, çok şeyi. kudretine, sabrına, sarsılmışlığına, sancılarıyla başa edebilecek kadar dayanıklı oluşuna ve de… kırılmak yerine bükülmeyi öğrenebilişine hayran olmaktır.
beni daha önce hiçbir adam diz kapaklarımdan öpecek kadar yüce sevmedi. ben de zaten hiçbir adama dizimdeki yaraları gösterecek kadar güvenmedim ya da cesur değildim, bilemiyorum. övünmek için söylemiyorum ama bana çok şiir yazıldı. içlerinde çok sağlamları vardır. şiir gibi şiirler! ama yine de bana yazılacak en güzel şiir diz kapaklarıma bi dudağın bırakacağı şefkattir. o şefkatin bana değmesine müsaade edebileceğim kadar bana şeffaf olan bi adamın içidir. 
kağıtla kalemle herkes bir şeyler yazıp çizebilir, mühim olan bi kadına bir şiirle birlikte olduğunu hissettirebilmektir. sevdası bile dejenere olmuş bi jenerasyona bu söylediklerim abartı gelebilir elbette ama inanıyorum; hala sevdanın hakkını verecek yürekler var. inanıyorum. inanıyorum çünkü, inanırsam var olur.

-Mavi Tuğba Karademir 

“Bir insanı anlamak için onu sevmek gerekir. Peki ama sevmek için ne gerekir? İşte tam bu noktada nedensizliğin arsız kuşları üzerinize pisler. Ciddiyim, bir de bakmışsınız, seviyorsunuz. Biri çıkar karşınıza, balkon yıkamanın çok güzel bir şey olduğunu söyler, seversiniz.
Bir başkası çıkar, çocukluğundan beri bir gülümsemenin dudaklardan, yüzden nasıl silindiğini takip ettiğini söyler, seversiniz. Bütün çocukların okuldan koşarak çıktığını fark edip etmediğini sorduğunuzda, ‘Evet, üstelik kışın, paltolarını giymeden yalnızca kapşonlarını başlarına geçirip öyle koşarlar.’ yanıtını veren genç bir kadını, güzel domates kesen orta yaşlı bir adamı, Oktay Rifat’ın ‘bir uykuda’ şiirini çok seven birini, ispirto ocağını, cezvesini ve fincanını yanından ayırmayan bir kahve tiryakisini, kızının saçlarını tarayan bir babayı, ‘bal kavanozu’ diyemeyip ‘bal kavanözü’ diyen bir anneyi, herkesi, herkesi sevebilirsiniz. İnsan sevilecek bir canlıdır.”

-Barış Bıçakçı 

“Bir insanı anlamak için onu sevmek gerekir. Peki ama sevmek için ne gerekir? İşte tam bu noktada nedensizliğin arsız kuşları üzerinize pisler. Ciddiyim, bir de bakmışsınız, seviyorsunuz. Biri çıkar karşınıza, balkon yıkamanın çok güzel bir şey olduğunu söyler, seversiniz.

Bir başkası çıkar, çocukluğundan beri bir gülümsemenin dudaklardan, yüzden nasıl silindiğini takip ettiğini söyler, seversiniz. Bütün çocukların okuldan koşarak çıktığını fark edip etmediğini sorduğunuzda, ‘Evet, üstelik kışın, paltolarını giymeden yalnızca kapşonlarını başlarına geçirip öyle koşarlar.’ yanıtını veren genç bir kadını, güzel domates kesen orta yaşlı bir adamı, Oktay Rifat’ın ‘bir uykuda’ şiirini çok seven birini, ispirto ocağını, cezvesini ve fincanını yanından ayırmayan bir kahve tiryakisini, kızının saçlarını tarayan bir babayı, ‘bal kavanozu’ diyemeyip ‘bal kavanözü’ diyen bir anneyi, herkesi, herkesi sevebilirsiniz. İnsan sevilecek bir canlıdır.”

-Barış Bıçakçı 

Merhaba :) Sana daha önce çok yazdım ama iletilmedi sanırsam :( ''Kumral bukleli kadın..'' diye başlayan bir yazın var.Hayatımda hiç bir yazıyı bu kadar etkilenerek okumadım,boğazımda bir düğüm oluştu ve gitmiyor bir türlü.. Hissettiklerimi bu kadar güzel anlattığın için teşekkür ederim çok.Yüreğine sağlık :)

Ah, tatlım benim… Gelmedi daha önce yazdıkların ne yazık ki. 

O yazıyı yazarken benim de boğazımda koca bi düğüm vardı, acının bulaşıcılığı sanırım bu. Öpüyorum yarandan. Ben teşekkür ederim güzel düşüncelerin için. Eksik olma sen e mi!